Kıbrıslıların, Türkiye’ye borç ödemeye başlama tarihi, 1517 Ridaniye Savaşı ile Mısır’ın Osmanlı Padişah’ı Yavuz Sultan Selim tarafından ele geçirilmesi ile başlar.
O güne kadar, Mısır’ın hâkimi Memlüklüler’e vergi veren Kıbrıslılar, bu tarihten sonra Osmanlı’ya vergi vermeye başlarlar.
Osmanlı’nın 1571’de adayı ele geçirmeleri ile birlikte elde edilen ganimetler İstanbul’a taşınır ve ada vergiye bağlanır.
Ne ilginçtir ki, adanın Müslüman olmayan ahalisinden vergi toplama işi de bugün adanın en zengin ve en varlıklı kurumu olan Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’ne verilir.
Papazlar, dinin onlara verdiği manevi gücü kullanarak, halkı istedikleri gibi soyarlar. Bugün Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi bu kadar zengin olmuşsa bu Osmanlı’nın onlara sağladığı ayrıcalıklarla mümkün olmuştur.
Osmanlı’nın adaya gönderdiği yöneticiler vergi yoluyla ahalinin soyulmasında, kilise ile çok yakın iş birliği yapmışlardır.
İstanbul’da, Osmanlı sarayına yakın çevrelere rüşvet vererek elde edilen makamlara gelen yöneticiler, halka ödeyemeyeceği kadar ağır vergiler koydukları için Kıbrıs halkı, birçok defa Türk, Rum ayrımı olmaksızın baş kaldırmış ve isyan etmişlerdir.
Bunun en güzel örneği, Osmanlı’nın koyduğu ağır vergilere karşı bir imamın başını çektiği ve “Gavur İmam İsyanı” olarak isimlendirilen ayaklanmadır. Malum, yerli işbirlikçiler ve kilisenin desteği ile Osmanlı bu isyanları çok kanlı bir şekilde bastırarak, Kıbrıslıları ezmeye devam etmiştir.
Osmanlı Devleti, ekonomik yapısının bozulması ile birlikte, harcamaları karşılayabilmek ve savaşları sürdürebilmek için Yahudi kökenli İngiliz ve Fransız bankerlerden borçlanmayı bir çıkış yolu olarak seçmiştir. Borçların ödenmesi noktasında tıkanan devlet, bugün olduğu gibi “borcu borçla kapatma” yoluna gitmiştir.
Padişah II. Abdülhamit,1881 yılında “Düyun-u Umumiye” (genel borç) adı altında bir kurumlaşmaya giderek, bu borçların ödenmesini yapılandırmaya çalışmıştır.
Kıbrıs, İngiliz idaresinde olduğu dönemde de Osmanlı’nın borçlarını ödemeye devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkması ile birlikte 1925 yılında bu borçlar, Osmanlı’nın idaresinde olan devletlerin sırtına yıkılmıştır.
Kıbrıslılar, Osmanlı’nın borçlarını 1953 yılına kadar ödemeye, İngiltere de bu parayı borç karşılığı bloke etmeye devam etmiştir.
1960 yılında, üç garantörün sorumluluğunda kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumlu yapısı, garantörlerin el altından desteklediği terör yüzünden, toplumsal çatışmalarla bozuldu.
1963 yılından sonra, Türkiye’den yapılan mali destekle ayakta tutulan “ayrılıkçı” (taksimci) Kıbrıs Türk Yönetimi, Türkiye’nin garantörlük söylemine dayandırdığı ve İngiliz–ABD’nin destek verdiği, 1974’teki askeri müdahalesi sonrası, Türkiye’ye bağlı bir alt yönetim olarak kurumlaştı.
Önceleri Kıbrıslı Rumların terketmek zorunda kaldığı ve “ganimet” olarak tanımlanan taşınır, taşınmaz mallar üzerinden başlayan yağmaya dayalı ekonomik yapılanma, Türkiye yetkililerinin izlediği siyaset yüzünden, kara para, uyuşturucu, insan ticareti, kumar, fuhuş, sahte diploma satışı gibi alanlara kaydı.
Kıbrıs Türk toplumunun onuruna yakışmayan ve tarihsel olarak bilmediği tüm kirli işler, ekonomi diye bize yutturulmaya çalışılmaktadır.
Yılda yüz milyar dolar kara paranın aklandığı bu çamaşırhaneyi kurmak için, 1974 sonrası atılan adımların ilki tedavüldeki Kıbrıs Lirası’nın yerine, Türk Lirası kullanımını başlatmak olmuştur.
Bununla birlikte her kolonicinin yaptığı gibi kontrolu kaybetmemek için Kıbrıs Türk Toplumu’nun kat kat üstünde bir nüfusu adaya taşıyarak, demografik yapı ve kültür değiştirilmiş, Merkez Bankası, Ankara’nın atadığı bir memurla idare edilmekte, Türkiye’nin şube bankaları biriken tüm sermayeyi Türkiye’ye aktarmakta, halkın malı olan mülkler Türkiye’den gelen sermayeye peşkeş çekilerek ve birçok avantajlar verilerek yatırım yaptırılmakta, Türkiye’den ucuz işgücü sömürüsü anlamında çok ciddi bir çalışan nüfus aracılığı ile Türkiye’ye para akışı sağlanmaktadır.
Adanın kuzeyinden elde edilen ekonomik ve siyasi faydaları gizlemek için de bayrak, vatan, millet edebiyatına sarılmanın yanında, “size para veriyoruz, biz olmazsak yaşayamazsınız” söylemi ile kitlelerin beyni yıkanmaya çalışılmaktadır.
Gerçekler böyle değildir. Kâğıt üstünde para verdiğini söyleyenlere verilebilecek en güzel cevap, Türk Lirası aracılığı ile yapılan soygundur.
2002 yılında 200 TL’nin 126 dolarlık karşılığı varken, bugün aynı 200 TL’nin karşılığı dört buçuk dolardır. Türk Lirası’nın enflasyonu yüzünden alım gücünüz düşmekte ve borçlarınız katlanarak artmaktadır. Kısacası Türkiye’ye enflasyon vergisi ödemeye devam etmektesiniz.
Osmanlı’dan “aldığı borcu borçla kapatma siyasetini” devam ettiren, emeklisine 20 bin, çalışanına 28 bin TL’yi ve açlığı layık gören, Londra’daki uluslararası tefecilerden para borçlanarak, 685 milyar dolarlık bir borç batağına saplanan Türkiye’deki iktidar, Kıbrıs’taki sömürüyü devam ettirmek için işbirlikçilere imzalattığı protokollere “TL milli para birimimizdir, değiştirilemez” maddesini koydurmaktadır.
1987 yılında KTÖS, bu gerçeği dillendirerek, “maaşlar dövize endekslensin” hedefi ile 33 gün grev yaparak ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuştu.
Bugün sendikalar yaptıkları eylemlerde sorunun kaynağı olan Türk Lirası kullanma yerine, euroya geçilmesini konusunu Türkiye’deki rejimi ürkütmemek adına gündemlerine almaktan kaçmaktadırlar.
Bu kafa ile, İngiltere’nin siyasi ve maddi desteği sayesinde, Kıbrıs’ta onun adına emanetçi olan Türkiye’ye olan sözde borcun ödenmesi asla bitmez.


