Bu ay Beijing’de Trump ile Xi bir araya gelecek. Fakat gündem ikili bir pazarlıktan çok daha büyük: Eski üstünlüğünü korumaya çalışan Amerika ile dünyanın üretim merkezine dönüşmüş Çin arasındaki güç kayması. Ortada ise eski kurallarla yönetilemeyen ama yeni kuralları da henüz yazılamayan küresel kapitalist sistem duruyor. Asıl soru zirveden ne çıkacağı değil, bu belirsiz ara dönemin daha ne kadar sürdürülebileceği

Mayıs ayında dünyanın gözü aktif savaş cephelerinden çok Beijing’de olacak.
Zira Trump 14-15 Mayıs tarihlerinde Çin’i ikinci başkanlık döneminde ilk kez ziyaret edecek. İlk başkanlık döneminde de Çin’e resmi bir ziyaret yapmıştı. O dönemin meseleleri daha çok ticaret açığı ve Kuzey Kore ile ilişkilerdi. Bugünün meselesi ise çok daha büyük: küresel ekonomik düzenin hangi kurallarla ve hangi güç dengesi içinde işleyeceği.
Nitekim ticaret akışları, enerji fiyatları, yarı iletken arzı, otomotiv sanayisinin geleceği, yeşil dönüşümün maliyeti, kritik mineral güvenliği ve orta güçlerin manevra alanı; her şey ama her şey ABD-Çin ilişkisinin nasıl yönetileceğine bağlı. Bu yüzden mesele yalnızca Trump’ın Xi’den bu zirvede ne istediği ya da ne alacağı değil; asıl mesele, küresel kapitalizmin iki büyük merkezinin sistemi daha büyük bir krize sürüklemeden aynı düzen içinde nasıl kalacağı. Zirveden büyük bir uzlaşı beklemek imkânsız; ama (bugünlerin ana parametresi haline geldiği üzere) piyasa beklentilerini rahatlatacak, enerji ve ticaret kanallarına kısa bir nefes aldıracak bazı kararlar alınabilir.
Zirve öncesinde ve sonrasında çoğu yorum buzdağının görünen kısmına, yani tarifelere, alım taahhütlerine ve liderlerin vereceği mesajlara bakacak. Oysa başımıza ne geldiğini anlamak için daha derine, ABD-Çin rekabetinin küresel kapitalist sistemin işleyişini nasıl zorladığına bakmak gerekiyor.
Çin’in yapısal gücü
Dünya Bankası verilerine göre 2024’te ABD ekonomisi cari fiyatlarla 28,75 trilyon dolar, Çin ekonomisi ise 18,74 trilyon dolar büyüklüğünde. Bu veri ABD’nin nominal ölçekte hâlâ daha büyük ekonomi olduğunu gösteriyor. Üstelik Amerikan gücü yalnızca ekonomik büyüklükten ibaret değil; doların zayıflayan ama hâlâ ana rezerv para olma konumu, ABD’nin küresel askeri ağları ve teknoloji ile finans standartlarını belirleme kapasitesi Washington’a önemli bir yapısal üstünlük sağlamaya devam ediyor.
Ancak artık bu göreli güç konumu tek başına küresel ekonomiyi belirlemeye yetmiyor. Çin’in üretim kapasitesi, ihracat ölçeği, kritik mineraller üzerindeki kontrolü ve tedarik zincirlerindeki ağırlığı ABD’nin gücünün giderek daha fazla altını oyuyor.
Bu gücün en kritik boyutu kritik mineral ve temiz teknoloji zincirlerindeki rolü. IEA’ya göre Çin, 20 stratejik mineralin 19’unda başat rafinaj aktörü. Elektrikli araç motorları, rüzgâr türbinleri, savunma sistemleri ve akıllı telefonlar için gerekli olan nadir toprak elementlerinde ise Çin’in ağırlığı daha da belirgin: küresel madencilik üretiminin yaklaşık yüzde 60’ını, rafine çıktının ise çok daha büyük bir bölümünü kontrol ediyor. Aynı tablo temiz enerji teknolojilerinde de görülüyor; Çin güneş paneli, batarya, anot malzemesi ve elektrikli araç tedarik zincirlerinde yalnızca üretici değil, fiyat belirleyen aktör.
Üstelik son on yılda Çin sadece ucuz üretici olmaktan çıkıp, otomotiv gibi yüksek teknolojili sektörlerde doğrudan rakibe dönüştü. Bunun maliyeti de en net Avrupa’da görülüyor. Uzun süre Çin’i büyük bir satış pazarı ve ucuz üretim üssü olarak gören Avrupa şirketleri, bugün aynı Çin’i kendi sanayi geleceğini zorlayan yüksek teknolojili bir rakip olarak karşılarında buluyor. Çin 2026’nın ilk çeyreğinde Avrupa Birliği ile ticarette 83 milyar dolarlık rekor fazla vermesi, bu baskının ölçeğini gösteriyor.
Alman otomotiv sektörü ise bu değişimin en çarpıcı örneği: yıllarca Çin pazarına satarak büyüyen Volkswagen, Mercedes ve BMW, şimdi aynı pazarda daha ucuz, daha hızlı ölçeklenen ve elektrikli araç teknolojisinde güçlenen Çinli üreticiler tarafından geride bırakılıyor.
Çin’in ticaret fazlası
Küresel ekonomi açısından en önemli meselelerden biri Çin’in yüksek dış ticaret fazlası veren modeli. Yani Çin kendi içinde tükettiğinden çok daha fazlasını üretiyor ve bu fazla üretimi başka ülkelere satıyor. Böylece başka ülkelerde kazanılan gelir, Çin mallarına harcanıyor. Trump’ın tarifeler, teknoloji kısıtları, yatırım denetimleri ve ihracat kontrolleriyle kırmayı hedeflediği döngü tam da bu.
Bu döngü ABD için kısmen kırıldı da. 2025’te ABD’nin Çin’e karşı ticaret açığı azaldı. ABD Ticaret Temsilciliği verilerine göre ABD, Çin’den sattığından 202,1 milyar dolar daha fazla mal aldı. Açık hala yüksek ama 2024’e göre 93,4 milyar dolar küçüldü.
Ama bu, Çin’in ticaret fazlasının azaldığı anlamına gelmiyor. Çünkü Çin ABD’ye daha az satarken, mallarını başka ülkelere daha fazla satmaya başladı ve 2025’i yaklaşık 1,2 trilyon dolarlık rekor ticaret fazlasıyla kapattı.
Başka bir ifadeyle Çin’in dünya ekonomisindeki fazla veren modeli devam etti. Üstelik Çin bazı alanlarda karşı baskı kapasitesini de artırdı; tedarik zincirlerini sağlamlaştıracak ve yabancı firmaların Çin dışına çıkışını etkileyecek yeni kurallar geliştirerek ekonomik baskı araçlarını genişletti. Yerli yarı iletken kapasitesini hızlandırma ve Amerikan teknolojilerine bağımlılığı azaltma çabasını da güçlendirdi.
Geçtiğimiz hafta Çin’in ABD’nin bazı Çinli rafinerilere yönelik yaptırımlarını kendi hukuk alanında tanımayacağını ilan etmesi de aynı eğilimin parçası: Beijing artık yalnızca teknoloji kısıtlarına uyum sağlamıyor, Amerikan yaptırım gücünün kendi pazarında otomatik işlemesini de engellemeye çalışıyor.
Trump neden Çin’i durduramaz?
Amerika’nın Çin’i sınırlama stratejisinin temel sorunu, Çin’i sistemden çıkarmadan sistem içindeki ağırlığını azaltmaya çalışması. Trump’ın yaptığı gibi tarifelerle ithalatı pahalılaştırabilir, yarı iletken kontrolleriyle Çin’in en ileri teknolojiye erişimini zorlaştırabilir ya da yatırım denetimleri ve yaptırımlarla Çin ile ticaretin maliyetini artırabilirsiniz. Fakat bunların hiçbiri Çin’in üretim ölçeğini, ihracat kapasitesini, yerli inovasyon eğilimini ve kritik tedarik zincirlerindeki konumunu ortadan kaldırmanıza yetmez.
Çünkü Çin Sovyetler Birliği gibi küresel kapitalist sistemin dışında duran bir rakip değil. Küresel kapitalist sistemin tam içinde, tedarik zincirlerinin ortasında, temiz enerji dönüşümünün altyapısında ve birçok ülkenin büyüme modelinin merkezinde olan bir aktör.
Bu durum literatürde “silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık” olarak tartışılan dinamiği görünür kılıyor. ABD Çin’i sınırlamak istiyor, ama aynı anda Amerikan şirketleri, tüketicileri ve müttefikleri ve dünya ekonomisi Çin’e bağımlı kalmaya devam ediyor. Çin de Amerikan finans sistemine, teknoloji ağlarına ve ihracat pazarlarına bağımlı. Dolayısıyla her sınırlama hamlesi yalnızca Çin’e değil, Çin’le birlikte işleyen bütün sisteme maliyet yüklüyor.
İran savaşı zirveyi nasıl değiştirdi?
Çin ve ABD arasındaki meseleler zaten büyüktü. Ancak İran savaşı, bu meselelerin masaya gelme biçimini kökten değiştirdi. İran savaşı olmasaydı zirvede muhtemelen küresel ekonomi, teknoloji rekabeti ve Tayvan meseleleri gündemi işgal edecekti. Şimdi bu başlıklara enerji güvenliği ve Hürmüz Boğazı eklendi.
Çin açısından Hürmüz meselesi hayati, çünkü ülkenin üretim ve ihracat modeli sadece dış ticarete değil; aynı zamanda ucuz ve kesintisiz enerji akışına dayanıyor. IEA’ya göre 2025’te Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol ihracatının yüzde 44’ü Çin ve Hindistan’a gidiyor, bu yüzden bu hattaki her kriz Beijing için büyüme modeli sorunu haline geliyor. Evet Hürmüz krizi, ABD ablukası ve yaptırım baskısı İran petrolünü Çin için tamamen kesmedi; ama sevkiyatları daha riskli ve daha pahalı hale getirdi. Amerikan karşı ablukasının sertleşmesi bu riski daha da artırabilir.
Bu tablo Trump açısından iki yönlü bir sonuç yaratıyor. Bir yandan İran’a uygulanan baskı Çin’in enerji güvenliğini de etkilediği için Washington’a Beijing üzerinde dolaylı bir pazarlık aracı sağlıyor. Diğer yandan aynı baskı, enerji fiyatları ve küresel tedarik riskleri üzerinden Trump’ın kendi ekonomik alanını daraltıyor.
ABD İran’da istediği rejim değişikliği sonucunu hızlı biçimde alabilseydi, Çin karşısında Körfez enerjisi ve İran yaptırımları üzerinden daha güçlü bir pozisyona geçebilirdi. Ama bu olmadı; savaş uzadıkça ve Hürmüz riski büyüdükçe baskı yalnızca İran’a ya da Çin’e değil, petrol fiyatları, nakliye maliyetleri ve piyasa beklentileri üzerinden Amerikan ekonomisine döndü.
Dolayısıyla eğer zirveye kadar Hürmüz krizi çözülmezse, Trump ile Xi’nin en önemli gündemlerinden biri Hürmüz olacak.
Büyük uzlaşma gerekli ama mevcut koşullarda zor
Küresel kapitalizmin eski (daha) rahat günlerine dönebilmek bugün ihtiyaç duyduğu şey, ABD ile Çin arasındaki rekabetin sınırlarını belirleyecek bir büyük uzlaşma. Böyle bir uzlaşma, tarifelerin ne zaman ve hangi koşullarda artacağının öngörülebilir hale gelmesini, kritik minerallerde arz güvenliğinin sağlanmasını, yarı iletkenlerde hangi teknolojilerin askeri ve stratejik alan sayılacağının netleşmesini, Çin’in dış fazla üreten büyüme modelinin diğer ekonomiler üzerinde yarattığı baskının azaltılmasını, Tayvan konusunda kriz yönetim kanallarının açık tutulmasını ve Hürmüz başlığında enerji akışının güvenceye alınmasını gerektiriyor.
Böyle bir çerçeve küresel enflasyon baskısını azaltır, Avrupa’ya sanayi dönüşümünü daha az sarsıntıyla yönetme imkânı verir ve orta güçlerin iki blok arasında ezilmeden manevra alanını genişletir. Fakat böyle bir büyük uzlaşma mevcut güç dengeleri içinde imkansıza yakın. Çünkü bu, iki tarafın da kendi tarihsel güçlerini üreten mekanizmaları isteyerek zayıflatması demek.
ABD açısından bu, hegemonik iddiasından vazgeçmek ve dünya ekonomisini Çin ile yönetmeye kapı aralamak; Çin açısından ise üretim fazlası ve ihracat kapasitesi üzerinden kurduğu birikim rejimini daraltmak anlamına geliyor. IMF’nin Çin’e önerisi net: daha fazla içeride tüketen, daha az dış fazla veren bir modele geçmek.. IMF’nin önerisi ABD’nin elini rahatlatır, ama Çin meselesini çözmez; çünkü sorun yalnızca Çin’in ne kadar sattığı değil, küresel üretim sisteminde ne kadar vazgeçilmez hale geldiği.
Kısacası iki büyük kapitalist ekonominin kendi güçlerinin kaynağını kendi iradeleriyle sınırlamaları bekleniyor. Ancak bu rekabetin iç mantığı gönüllü fren üzerine kurulu değil. Birikimi genişletme, pazar payını büyütme, teknolojik üstünlüğü koruma ve rakibin maliyetini artırma üzerine kurulu.
Tarihsel olarak böyle uzlaşmaların ancak ağır krizler, finansal kırılmalar, uzun süreli karşılıklı yıpranma ya da sistemik savaşlar sonrasında mümkün olduğunu biliyoruz.
Tayvan meselesi
Tayvan, ABD-Çin rekabetinin savaşa dönüşebileceği en tehlikeli eşik. Çünkü burada Amerikan ve Çin ulusal yükseliş anlatıları aynı noktada düğümleniyor.
Açayım. Çin için Tayvan yalnızca “ulusal birlik” meselesi değil, Pasifik’e açılma, Amerikan çevrelemesini kırma ve kendi yükselişini tamamlanmış gösterme eşiği. Çin Tayvan’ı ekonomik pazarlığın kenarında değil, tam merkezinde görüyor.
ABD için ise Tayvan, Asya’daki ittifak sistemini, çip merkezli teknoloji hiyerarşisini ve bölgesel hegemonya iddiasını koruma hattı.
Bu yüzden Tayvan’da yaşanacak bir kriz, kapitalist dünya ekonomisindeki iki büyük birikim merkezinin üretim zincirleri, askeri üstünlük ve bölgesel hegemonya üzerinden doğrudan karşı karşıya geldiği bir sistemik savaş riskini taşıyor. Tarifelerde, tarım alımlarında ya da kritik minerallerde sınırlı pazarlıklar yapılabilir. Ama Tayvan konusunda yanlış bir kelime, yanlış bir askeri hareket ya da yanlış okunan bir siyasi sinyal, iki ülkeyi doğrudan karşı karşıya getirebilir.
ABD ve Çin arasında sınırlı “ateşkes”
Bu koşullarda zirveden çıkabilecek en gerçekçi sonuç bir büyük uzlaşma değil, sınırlı bir ateşkes. Tarifelerde geçici uzatma, Çin’den belirli tarım ve enerji alım taahhütleri, kritik mineral akışında sınırlı güvence, Çin’in Hürmüz ve İran konusunda perde arkasında daha aktif rol alması ve Tayvan meselesinde stratejik muğlaklığın korunması bu ateşkesin olası parçaları.
Kısacası bu ay iki büyük güç kendilerine biraz zaman satın alabilir. Dünya (piyasaları) kısa bir nefes alır. Ama altta yatan hiçbir şey değişmez. Güç dengesizliği devam eder, gerilimler birikerek büyür. Bugünün (bir nevi) “ateşkesi” yarının krizini yalnızca erteler. Bir süre rahatlarız; sonra bakmışız yeni bir ticaret savaşı, yeni bir enerji krizi ya da yeni bir askeri eşik kapımızda. Bugünün dünyasındaki belirsizliği üreten şey de tam olarak bu: eski hegemonik düzen çözüldü, ama yerine geçecek yeni hiyerarşi, yeni kurallar ve yeni uzlaşma zemini henüz oluşmadı.
Tam da bu noktada asıl soruyu sormak gerekiyor: Bu uzlaşma kimin için olmalı? ABD-Çin gerilimi yalnızca iki devletin güç mücadelesi değil, küresel üretim sisteminde emeğin nerede ucuzlatılacağı, sanayi istihdamının nerede korunacağı ve krizin maliyetinin hangi toplumsal kesimlere yükleneceği sorusu. Bugün dünyanın pek çok yerinde kafası karışık siyasal partiler de aslında bu soruya cevap arıyor: Çin rekabeti karşısında işçiyi mi koruyacaklar, ucuz tüketim mallarını mı savunacaklar, yeşil dönüşümü mü hızlandıracaklar, sanayiyi mi kurtaracaklar, yoksa bütün bu maliyetleri yine seçmenin sırtına mı yıkacaklar?
Ama cevabı arayanların çoğu kararın verildiği yerde değil. Masada oturanlar bu krizi yaratanlar, ama maliyeti ödeyenler başkaları: Çin’in ihracat makinesini çalıştıran düşük ücretli işçiler, fabrikası kapanan Amerikalılar, Çin rekabeti karşısında sıkışan Avrupalı otomotiv işçileri ve Hürmüz’deki gerilimin faturasını ödeyen küresel güneyin yoksulları.
Ez cümle: eğer gerçek bir uzlaşmanın zemini varsa, o zemin liderlerin masasında değil, bu maliyeti ödeyenlerin ortak çıkarında aranmalı.



