Bu savaş bitecekse, büyük ihtimalle bir uzlaşmayla değil, karşılıklı yorgunlukla bitecek. Petrol fiyatları Trump’ın iç siyasette taşıyabileceği sınırı aştığında, Devrim Muhafızları’nın operasyonel kapasitesi belirli bir eşik altında kaldığında ya da bölgesel yayılma Washington’ı kaçınmak istediği daha geniş bir savaşın içine çektiğinde. Ortaya çıkacak şey büyük ihtimalle kesin bir barış değil dondurulmuş, kırılgan ve her an yeniden alevlenmeye hazır bir yıpratma evresi olacak

Washington’da İran savaşına dair tedavülde olan standart anlatı teselli edici: Savaşın hedefleri belirsizdi ve strateji tutarsızdı. Dolayısıyla başarısızlık kaçınılmazdı.
Bu teşhis başarısızlığı teknik bir koordinasyon sorununa indirgiyordu; sanki savaş, bürokrasi tek sesle konuşabilse ya da başından hedef belirlenmiş olsa kolayca kazanılabilirdi.
Oysa asıl hedef hiçbir zaman muğlak değildi.
En başından itibaren hedef, yalnızca İran’ın nükleer programını bitirmek ya da füze programını sonlandırmak değildi. Asıl hedef, İran İslam Cumhuriyeti’ni bir yönetim düzeni olarak çöküşe uğratmaktı. Beyaz Saray’ın kendi söylemi bu rejim değişikliği fantezisini ele veriyordu. Savaş başlarken Trump sosyal medya hesabından savaşı İran’ın füze kapasitesini tahrip etmeye, deniz kuvvetlerini felç etmeye, bölgesel ağlarını kesmeye ve rejimin bölgeyi bir daha tehdit edememesini ya da nükleer silah edinememesini sağlamaya yönelik bir kampanya olarak tanımlıyor ve İran halkını kaderini ele geçirmek için sokağa çağırıyordu.
Netanyahu ise daha az ihtiyatlıydı. İsrail’in İran rejimi istikrarsızlaştırmak ve değişimi mümkün kılmak için pek çok sürprizi barındıran bir planının bulunduğunu ilan ediyordu.
Rejim değişikliği ABD-İsrail savaşının stratejik ufku olabilirdi; ama Irak savaşının gölgesinde yaşayan Amerikan kamuoyuna meşru bir savaş nedeni olarak sunulamazdı. Dolayısıyla hedef, kamuoyuna birbiri ardına gündeme getirilen daha dar ve daha savunulabilir gerekçelerle anlatıldı. Bir gün savaş nükleer meseleyle ilgiliydi; ertesi gün Amerikan personelinin korunmasıyla. Ardından bölgesel caydırıcılık, füze tehditleri, terör, deniz güvenliği ile. Savaşı gerekçelendirme dili durmaksızın değişecekti.
Yanlış temsilin mimarisi
Savaş hedeflerinin siyasi yollarla aklanması Amerikan tarihinde emsalsiz değil. Ama İran savaşındaki sonuçları alışılmadık biçimde ağır oldu; zira beyan edilen ile gerçek hedef arasındaki uçurum yalnızca retorik bir sorun değil, yapısal bir tuzaktı. Rejim değişikliği dile getirilemeyen hedef hâline gelince, tırmanma eşikleri ve çekilme koşulları da tanımlanamaz hâle geldi. Washington, adını koymayı reddettiği bir hedef etrafında güvenilir bir müzakere yolu inşa edemedi, ya da etmeyi zaten tercih etmedi.
Tahran, beyan edilen hedeflerle gerçek hedef arasındaki uçurumu okumuş ve ABD/İsrail hattı ile uzlaşının kendi yıkımına yol açacağı sonucuna ulaşmıştı. Çıkış kapısı da ölüme açıldığında, çatışma İran için varoluşsal savaşa dönüştü.
Çöküş senaryosunun üç sütunu
Operasyon Epic Fury’nin mimarları ise kendilerini rejim çöküşünün mümkün olduğuna inandırmışlardı. İran rejimi derin bir ekonomik kriz, meşruiyet erozyonu ve toplumsal baskıyla boğuşuyordu. Enflasyon 2025’te %40’ı aşmıştı. Rial sürekli değer kaybediyordu. 2019’dan bugüne yaşanan bir dizi halk ayaklanması, rejimin toplumsal sözleşmesinin ciddi baskı altında olduğunu ortaya koymuştu. Washington ve Tel Aviv’in hesabına göre bu kırılganlık üç farklı senaryoyu tetikleyebilirdi.

Gelmeyen ayaklanma
İlk senaryo, rejimin dış askeri müdahale ile zayıflaması sonrasında kitlesel halk ayaklanmalarının ortaya çıkmasıydı. Oysa savaş tam tersini yaptı. Mobilizasyonun maliyetini düşürmedi, yükseltti. İran rejimi savaşın ilk günlerinden itibaren onlarca kişiyi İsrail ve ABD adına casusluk, bilgi sızdırma ve iç karışıklık yaratma suçlamasıyla gözaltına aldı. Sokağa çıkmak artık yalnızca rejime karşı çıkmak değil, aynı zamanda yabancı müdahalenin uzantısı gibi damgalanmayı göze almak anlamına geliyordu. Dış saldırı, muhalefete alan açmadı. Rejimin baskısını daha sert, daha meşru ve daha kolay uygulanabilir hale getirdi.
Üstelik rejim karşıtlığı vardı ama onu iktidar değişimine çevirecek ortak bir merkez yoktu. Bu boşluğu “Şah seçeneği” de dolduramadı. Böylesi bir savaş ortamında Amerikalıların ortaya sürdüğü Pahlavi seçeneği birçok İranlı için demokratik geçişten çok, dış destekli restorasyon ihtimalini çağrıştırıyordu. Amerikan ya da İsrail destekli bir “özgürleşme” vaadi, 1953’te Musaddık’ın CIA destekli darbeyle devrilmesi hafızasını hala taşıyan rejim karşıtı kesimler için meşru bir siyasî çağrıya da dönüşmüyordu. Bir rejimden nefret etmek, ülkenin yabancı bombardıman altında yeniden kurulmasına razı olmak demek değildi.
Kısacası savaş yalnızca rejimi zayıflatmadı. toplumsal hoşnutsuzluğu siyasî harekete çevirecek zemini daha da daralttı.
Tepede çözülme değil, güvenlik tahkimi
İkinci senaryo, savaşın iktidar blokunda bir çözülme yaratacağı beklentisiydi. Varsayım şuydu: süren askerî baskı, ya Batı ile uzlaşmaya açık bir saray müdahalesini ya da sistemi dönüşüme zorlayacak bir iç ayrışmayı tetikleyecekti. Oysa otoriter rejimlerde yukarıdan kopuşun işlemesi için rejimin geleceğinin belirsizleşmesi yeterli koşul değildi. Ayrılanların korunacağına dair inandırıcı bir güvence, sonrasına dair asgari bir geçiş çerçevesi ve hiç kimsenin tek başına kalmayacağını hissettiren bir eşgüdüm zemini de gerekiyordu. İran’da bunların hiçbiri oluşmadı. Tam aksine rejimin çöküşü, özellikle Devrim Muhafızları için yalnızca siyasî bir yenilgi değil, aynı zamanda doğrudan servet, nüfuz ve dokunulmazlık kaybı anlamına gelecekti.
Dolayısıyla savaşın ilk günlerinde liderliği hedef alan saldırılar beklenen çözülmeyi değil, güvenlik aygıtının daha sıkı kapanmasını üretti. 8 Mart’ta Uzmanlar Meclisi’nin Mucteba Hamaney’i yeni lider olarak seçmesi, sistemin reforma açıldığını değil, Devrim Muhafızları’nın rejimi daha dar, daha sert ve daha askerî bir hatta topladığını gösterdi. Mucteba’nın yükselişi, zaten güçlü olan sertlik yanlısı kampın elini daha da güçlendirecek ve içeride baskının, dışarıda ise çatışmacı çizginin derinleşeceği beklentisini doğuracaktı. Zira yaşayıp yaşamadığı bile hala tam bilinemeyen Mucteba Hamaney’in ilk mesajlarında ABD üslerine saldırıların süreceğini, Hürmüz üzerindeki baskının korunacağını ve vekil ağların devrede kalacağını duyurduğu aktarıldı. Ortaya çıkan şey bir geçiş koalisyonu değildi. Daha sert, daha dar ve daha askerîleştirilmiş bir iktidar düzeniydi.
Kısacası savaş ile Trump-Netanyahu koalisyonun beklediği iktidar bloğunun dağılması gerçekleşmedi. İran rejimi daha da militaristleşti.

Çeperin isyanı
Üçüncü hesap, merkezin çeper aktörler tarafından zayıflatılacağı varsayımıydı. Başta Kürt gruplar olmak üzere sınır hattındaki silahlı ve etnik aktörlerin, hava bombardımanı altında zayıflayan merkeze karşı ikinci bir cephe açacağı düşünüldü.
Ancak bu seçenek de işlemedi; zira sınırda silahlı hareket üretmek ile ülke çapında bir iktidar alternatifi üretmek aynı şey değildi. İranlı Kürt gruplar rejimi meşgul edebilir, sınır hattını ısıtabilir, yerel baskı yaratabilirdi. Ama ABD değerlendirmelerine bile göre bu cephenin uzun süreli ve belirleyici bir ayaklanmaya dönüşmesi için gerekli insan gücü, ateş gücü ve lojistik derinliğe sahip değildiler.
Daha temel sorun ise kapasiteden çok siyasiydi. Böyle bir hamle, rejimi zayıflatmaktan çok, merkezde toprak bütünlüğü korkusunu ve devlet etrafında kapanma refleksini güçlendirme riski taşıyordu. Yani çevre, rejimin yumuşak karnı olmaktan çok, onun millî birlik söylemini tahkim eden bir tehdide dönüşebilirdi. Kürtlerin hareketlen(diril)mesi Washington’ın Türkiye gibi bölgesel ittifaklarını da zedeleme potansiyeline sahipti.
Son olarak Suriye tecrübesi ABD’ye olan güveni aşındırmıştı. Hatta Suriye Kürtleri, İranlı Kürtlere açıkça aynı hataya düşmemeleri çağrısı yaptı ve ABD’nin iş zorlaştığında geri çekilebileceğini söyledi.
Tüm bu nedenlerle, tamamen masadan kalkmasa da, bu sütün savaşın ilk günlerinde ABD-İsrail güçleri için anlamlı bir destek mekanizması yaratmayacaktı.
Tırmanma tuzağı
Hedefine rejim değişikliğini koyan bir askeri müdahale sahada umduğunu bulamayınca savaşın mantığı değişerek tırmanmaya mahkûm bir çatışmaya dönüştü.
Nitekim İran tam da bu noktada, zayıf bir pozisyondan pazarlık etmek yerine çatışmayı genişletmeyi seçti. Yalnızca İsrail’e ya da doğrudan Amerikan hedeflerine saldırmadı. BAE, Bahreyn ve Suudi Arabistan’daki altyapıyı, limanları, teknoloji merkezlerini ve enerji bağlantılarını da vurarak çatışmayı bölgeselleştirdi. Hürmüz’ü kapalı tutarak ve bölgesel enerji akışını hedef alarak savaşı askerî alandan ekonomik ve jeopolitik bir yıpratma savaşına çevirdi. Dünya petrolü ve LNG’sinin yaklaşık beşte biri geçtiği boğazı fiilen kapatarak jeopolitik avantajını yalnızca bölgesel değil, küresel bir baskı aracına dönüştürdü.
İran’ın verdiği mesaj açıktı: bu savaşın maliyetini herkes paylaşacak.
Böylece iki taraf da başlangıçta istemediklerini söyledikleri daha büyük bir savaşın içine çekiliyordu. Tırmanma tuzağı tam burada doğacaktı. Bir taraf kazanacak araçlardan yoksundu, öbür taraf ise kaybetmeyi göze alamıyordu. Bu yüzden ikisi de savaşı bitirecek siyasî zemini kuramayacaktı. Sonuç olarak savaş, tarafların iradesiyle yönetilen bir araç olmaktan çıktı. Her iki tarafı da daha büyük bir çatışmaya zorlayan bağımsız bir mekanik kazandı.

Trump’ın siyasi açmazı
Trump’ın siyasi açmazı, savaşın uzamasıyla birlikte yalnızca cephede değil, Amerikan iç siyasetinde de görünür hale geldi. Başlangıçta bu müdahale, kısa sürede sonuç verecek, İran’ı hızla geri adım atmaya zorlayacak, maliyeti sınırlı bir güç gösterisi olarak sunuldu. Fakat savaş üçüncü haftasına girerken ortaya çıkan tablo bambaşka oldu
Petrol fiyatları 100 doların üzerine çıktı, ham petrol vadeli işlemleri yüzde 40’tan fazla yükseldi ve Orta Doğu üretiminde günlük 8 ila 10 milyon varillik düşüşten söz edilmeye başlandı. IEA da bu şok karşısında tarihteki en büyük eşgüdümlü rezervleri piyasaya sürdü. Bu noktadan sonra savaş artık uzak bir dış politika dosyası değil; Amerikan seçmeninin benzin pompasında, markette ve enflasyon beklentilerinde hissettiği doğrudan bir iç siyaset meselesiydi.
Üstelik aynı savaş iki hafta içinde Trump’ı siyaseten zayıflatan bir dosyaya dönüştü. Cumhuriyetçi çevrelerde bölünme belirginleşti. Şahinler, şimdi durmanın bunca maliyet ve fedakârlığı boşa çıkaracağını, İran’ın daha güçlü geri dönmesine yol açacağını savunuyordu. Daha ihtiyatlı kanat ise savaş uzadıkça yükselen enerji fiyatlarının, düşen piyasaların ve toplumsal huzursuzluğun seçimlere doğru Trump’ın elini zayıflatacağını öngörüyordu. Demokratlar da dosyayı tam bu yerden, yani ekonomi ve istikrar üzerinden kullanmaya başladı. Böylece savaş 2026 ara seçimlerine giderken bir iç siyaset yüküne dönüşüyordu.
Trump için asıl tuzak buydu. Muhtemelen arzu ettiği hemen ilan edilen bir zaferdi. Ancak mevcut koşullarda geri çekilirse, İran’ı ne teslim almış ne de maliyet üretme kapasitesinden mahrum bırakmış görünecekti. Savaşı sürdürürse, bu kez her geçen gün kendi seçmenine daha pahalı enerji, daha yüksek enflasyon beklentisi ve daha derin bir belirsizlik satmak zorunda kalacaktı. Yani Trump’ın önündeki seçenekler artık zafer ile yenilgi arasında değil, kötü ile daha kötü arasındaydı.
Savaş hangi koşullarda biter?
Bu savaş bitecekse, büyük ihtimalle bir uzlaşmayla değil, karşılıklı yorgunlukla bitecek. Petrol fiyatları Trump’ın iç siyasette taşıyabileceği sınırı aştığında, Devrim Muhafızları’nın operasyonel kapasitesi belirli bir eşik altında kaldığında ya da bölgesel yayılma Washington’ı kaçınmak istediği daha geniş bir savaşın içine çektiğinde.
Ama o eşik geldiğinde bile masaya oturacak taraflar, hangi sonucun gerçekten barış sayılacağı konusunda uzlaşmış olmayacak. Bu yüzden ortaya çıkacak şey büyük ihtimalle kesin bir barış değil dondurulmuş, kırılgan ve her an yeniden alevlenmeye hazır bir yıpratma evresi olacak.
Bu yüzden muhtemelen bizi bekleyen şey barış değil, ateşkesler arasına sıkışmış sürekli savaş hali olacak.



