İran askeri olarak ağır darbe aldı ama siyasi olarak çökmedi. Asıl soru artık savaşın kimin kazandığı değil, ayakta kalmak için kullanılan araçların İran rejimini ne kadar hızla çürüttüğü

ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş hiçbir taraf için nihai bir askeri zafer ile sonuçlanmadı. İran ağır askeri darbe aldı. Hava savunması çöktü, nükleer tesisleri vuruldu, komuta kademesi tasfiye edildi, Ali Hamaney öldürüldü. Buna rağmen rejim yıkılmadı. Tersine, Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak dünyanın enerji dolaşımının en hassas noktasına dokundu ve ateşkes masasına yenilmiş bir ülke gibi değil, hâlâ küresel ölçekte maliyet üretebilen bir aktör olarak oturdu. ABD’yi müzakereye zorladı. Trump’ı köşeye sıkıştırdı.
İlk bakışta bu tablo, asimetrik savaşın en çarpıcı başarı hikâyelerinden biri gibi görünebilir.
Ama kanımca asıl soru tam da burada başlıyor. Çünkü İran’ın bu savaşta elde ettiği stratejik üstünlük, aynı anda rejimin dayandığı zemini de aşındırıyor. Ayakta kalmasını sağlayan araçlar uzun vadede rejimin yaşama kapasitesini kemiren dinamiklere dönüşüyor.
Bu yüzden sorulması gereken asıl soru şu: İran’ın bugün kazandığı şey, yarın çöküşünü hazırlayan sürecin ta kendisi olabilir mi?
Yeni İran Cumhuriyeti: Daha sert, daha kırılgan
Savaşın İran’da yarattığı en önemli sonuç askeri hasar değil, rejimin iç yapısında yarattığı kırılma. Hamaney’in öldürülmesinden sonra ortaya çıkan düzen karar alma sürecinin dar bir güvenlik çekirdeğinin eline geçtiği bir askeri vesayet rejimi. Bu yeni sistemde Mücteba Hamaney “tartışılmaz nihai karar verici” değil, güvenlik elitleri arasındaki konsensüs sürecine katılan bir ses konumunda. Adı var, kendi yok. Kamuoyu önüne çıkamıyor ve kararlarını yalnızca mühürlü el yazısı mesajlarla iletiyor. Fiili karar alma merkezi artık Devrim Muhafızları komutanı Ahmad Vahidi‘nin etrafında şekilleniyor. Vahidi, savaş koşullarında tüm kritik ve hassas pozisyonların doğrudan Devrim Muhafızları tarafından belirlenmesi gerektiğini açıkça ilan etti.
Askerlerin ana omurga olduğu rejimler kısa vadede güçlü görünebilir. Karar alma hızlanır. İtiraz kanalları kapanır. Savaş koşullarında devlet aygıtı tek merkezden yönetiliyormuş izlenimi verir. Ama aynı merkezileşme, rejimin kendini sürdürme kapasitesini de aşındırır.
Başka bir ifadeyle İran’ın savaş koşullarında oluşan bu yeni rejimi daha istikrarlı, daha güçlü bir rejim değil. Daha kapalı, daha dar ve bu yüzden çöküşe daha açık bir rejim. Üstelik iktidara ekonomisi, savunması ve gelir kaynakları daha da zayıflamış bir biçimde tutunmaya çalışıyor.
İran’ın ekonomik çöküşü
Daha savaş başlamadan İran büyük bir ekonomik krizin eşiğindeydi. Savaş bu kırılgan zemini iyice kötüleştirdi. Savaşın İran ekonomisine yaptığı tahribatın boyutu devasa. İran hükümet sözcüsü Fatma Muhacerani, 40 günlük savaşın toplam hasarını 270 milyar dolar olarak açıkladı.
İran’ın petrolden sonraki en büyük döviz kaynağı petrokimya sektörü ihracatını da askıya aldı. Büyük üretim merkezlerine yönelik saldırılar, ihracat kapasitesinin yüzde 85’ini devre dışı bıraktı; tahmini kayıp 30-50 milyar dolar. Enerji altyapısındaki hasar 15-25 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Çelik üretim kapasitesinin yüzde 70’i sekteye uğradı. Savaşın gündelik hayata yansıması da çarpıcı. Gıda enflasyonu yüzde 105’e fırlamış durumda.
Savaşın yarattığı yıkımın onarılmasının en az 12 yıl alacağı tahmin ediliyor. IMF, 2026 için İran’ın büyüme tahminini eksi yüzde 6’ya revize etti.
İran ekonomisi çöktü ve toplumu büyük bir yoksullukla karşı karşıya.
Hürmüz kozu
İran’ın elindeki en güçlü dış politika aracı savaşın ilk gününden itibaren Hürmüz Boğazı oldu. Savaş öncesinde bu dar geçitten günde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte biri geçiyordu. Böyle bir boğazı fiilen kapatabilmek Tahran’a doğal olarak olağanüstü bir baskı kapasitesi verdi. İran Hürmüz’ü kullanarak ateşkes masasına elinde gerçek bir kozla oturdu. Ardından bu kozu gelire çevirmeye yöneldi. Boğazdan geçen gemilerden 2 milyon dolar ücret istedi, ABD ile müzakere masasına Hürmüz’den geçen her geminin İran’a 1 milyon dolar ödemesi teklifi ile oturdu.
Fakat Trump yönetiminin böyle bir düzenin kalıcılaşmasına ve küresel dolaşımın en kritik boğazlarından birinin fiilen İran tarafından vergilendirilmesine izin vermek istemeyeceği çok açıktı.
Nitekim 13 Nisan’da başlayan ABD deniz ablukası, tam da İran’ın Hürmüz üzerinden kurduğu baskı stratejisini hedef alıyordu. Tahran Körfez’de dolaşımı daraltarak dünya piyasalarını sıkıştırmaya çalışırken, ABD’de İran limanlarına giren gemi trafiğini hedef aldı. İran boğazı dünya için pahalılaştırdıkça, ABD de İran’ın kendi ihracat damarını fiilen kapatmaya yöneldi
Böylelikle İran için Hürmüz kozunun yapısal açmazı ortaya çıktı. İran petrol ihracatının büyük bölümü bu hatta bağlıydı ve ihracatın durduğu bir senaryoda, üretimi kısmadan yaklaşık 16 gün ile iki ay arasında bir nefes alanı verecekti. Başlangıçta İran için bir asimetrik güç alanı haline gelen Hürmüz, Amerika’nın askeri ve yaptırımlarla desteklediği ekonomik ablukası altında rejimin iç kırılganlığını büyüten bir kapan haline geldi.
Savaşın maliyeti
Bu ekonomik tabloya bir de savaşın doğrudan maliyetlerini eklemek gerekiyor.
Hiç kuşkusuz savaşın ABD tarafına maliyeti olağanüstü yüksek. Çatışmanın ilk altı günü Washington’a en az 11,3 milyar dolara mal oldu. Trump yönetimi daha savaşın ilk haftalarında savaş için ek kaynak arayışına girdi. Savunma bütçesi üzerindeki yük büyürken, operasyon temposu Amerikan silah stokları üzerinde de ciddi baskı yarattı. Mühimmatın hızla eridiği, planlanan teslimatların aksayabileceği ve bu nedenle Washington’ın aynı anda birden fazla güvenlik taahhüdünü sürdürme kapasitesinin zayıfladığı giderek daha açık konuşulur hale geldi.
Maliyet bununla da sınırlı kalmadı. NATO ülkelerinin İran’a karşı deniz ablukasına katılmaması, üs kullanımı ve uçuş izinleri konusunda çekince göstermesi, zaten gerilmiş olan müttefiklik ilişkilerini daha da aşındırdı.
Kısacası bu savaş ABD için yalnızca pahalı bir askeri operasyon olmakla kalmadı ama ynı zamanda başka cephelerdeki (ama özellikle Çin’e karşı) caydırıcılık kapasitesini ve müttefiklerine verdiği güvenlik garantilerinin inandırıcılığını da ciddi biçimde yıprattı.
Ancak İran açısından da durumun günlük güneşlik olmadığının altını çizmek gerekiyor. ABD istihbarat değerlendirmelerine göre İran’ın füze envanterinin yaklaşık üçte biri kesin olarak imha edildi. Bir başka üçte birlik bölümün de hasar gördüğü ya da erişilemez hale geldiği düşünülüyor. Füze, drone ve deniz üretim tesisleriyle tersanelerin önemli kısmı da vuruldu.
Üstelik İran’ın halihazırdaki sorunu yalnızca ne kadar mühimmatı kaldığı değil, kalan kapasiteyi ne hızda yenileyebileceği. Rejim artık bunu çok daha dar bir üretim tabanı, çok daralmış gelir kaynakları ve çok daha yüksek askeri baskı altında yapmak zorunda. Üstelik İran kimi kritik savunma sistemlerinde dış ağlara bağımlı ve ABD bu ağları hem yeni yaptırımlar hem de askeri yollarla hedef alıyor.
Dış destek boyutunda ise tablo bir başka asimetrik savaş örneği olan Ukrayna cephesine benzer değil. İran’ın arkasında büyük ölçekli bir silah ve mali yardım yapan bir koalisyon yok. Çin seyrüseferin açık kalması ve siyasi çözüm çağrısından ileri gitmedi; Rusya da kendi savaşı ile bu kadar meşgulken İran’ı finanse eden ya da mühimmat açığını sistematik biçimde kapatan bir destek sunamadı.
Yıpratma savaşı
Başa döneyim. İran savaşı kazandı mı? Trump ateşkesi neden uzattı? Çünkü Washington artık bu savaşın hızlı ve temiz bir askeri zafer üretmeyeceğini gördü. Rejimi bir darbeyle devirmek ya da İran’ı sahada kesin biçimde çöktürmek mümkün olmadı.
Bunun üzerine ABD’nin hedefi değişti. Amaç artık İran’ı askeri olarak fethetmek değil, savaşı sürdüremeyeceği bir noktaya kadar ekonomik ve lojistik olarak aşındırmak. Petrol geliri daraldıkça, ikmal hatları kurudukça ve rejim iç cephede daha fazla sıkıştıkça, Tahran’ın elindeki en büyük kozun aynı zamanda en ağır yüke dönüşeceği hesaplanıyor. Kısacası Washington artık İran’ı cephede ezmeye değil, ekonomik olarak nefessiz bırakmaya oynuyor. Bu stratejiyi de ateşkes ile abluka, müzakere ile baskı arasında gidip gelerek yürütüyor.
İran rejimi ilk bakışta bu yıpratma yarışına daha dayanıklı görünebilir. Yabancı müdahaleye karşı kenetlenme refleksi gerçek. Rejimin acı eşiği de yüksek. Ama savaşın paradoksu tam burada yatıyor. Kısa vadede rejimi toparlayan şey, uzadıkça onu içeriden aşındıran şeye dönüşüyor. Yoksullaşma derinleştikçe ve ablukanın maliyeti İran’ın kendi gelirine daha fazla yazıldıkça zaman rejimin aleyhine işlemeye başlıyor.
Evet, ABD hızlı bir zafer kazanamadı ve kendini çok yüksek maliyetli bir çatışmanın içinde buldu. İran ise savaşı kaybetmedi, ama bu savaşta kazandığı şey rejimin altını oyuyor. Bu çatışmanın kaderini ise cephedeki son hamle değil, hangi tarafın içeride bu maliyeti daha uzun süre taşıyabileceği belirleyecek.


