Düne kadar genişletilmiş Orta Doğu’da “Her Şey İsrail İçin” üst başlığının geçtiği jeopolitik tasarımın kitabı yazılıyordu. Buna ortak olan bölge ülkeleri, İsrail-Amerikan ekseninde olmanın kendilerini bir kazan-kazan denkleminin içinde tutacağını düşünüyorlardı.
Bu eksenin cazibe kazanması için kendine düşman eksen bulması ve ona göre konumlanması gerekiyordu. Ürdün Kralı Abdullah’ın ‘İngiliz’ aklıyla uydurduğu ‘Şii Hilali’ kavramı onlara bir konsept hediye etti. Bununla hedefe koydukları aslında Filistin’de Şiilikle ilgisi olmayan grupları da içine alan ‘Direniş Ekseni’ idi.
‘İran tehdidi’ onlarca yıl boyunca ABD tarafından Körfez ülkelerine silah satmak, askeri üsler kurmak, güvenlik garantisi adı altında bütçelerini söğüşlemek, finansal kaynaklarını Amerikan fonlarına kanalize etmek ve pek çok açıdan bağımlılık ilişkisi yaratmak için tepe tepe kullanıldı. İsrail de “İran sadece İsrail’in değil Arapların da düşmanı” teranesiyle ABD’nin açtığı damarlardan yürüdü.
Abraham Anlaşmaları sadece Filistin davasını toprağa gömecek şekilde Araplarla normalleşme değil aynı zamanda bölgeyi İsrail’in çıkarlarına ve güvenliğine göre dizayn etme projesi olarak geliştirildi.
Hindistan’dan başlayıp Suudi Arabistan, Emirlikler, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanan ulaşım koridoru IMEC projesi de İsrail’i jeostratejik denklemin merkezine oturtuyordu.
Biraz daha geriye gidersek 11 Eylül saldırılarından sonra başlayan askeri müdahaleler ve Arap Baharı sürecindeki tasfiyeler İsrail için büyük bir alan temizliğine dönüştü.
Körfez’den Ürdün’e kadar radar, hava savunma sistemleri ve istihbarat ağları nasıl ki İsrail’in güvenliğini temin edecek şekilde entegre edildiyse Güney Kıbrıs ve Yunanistan da Doğu Akdeniz’de sistemin parçası haline getirildi. İngiliz üsleri ve Amerikan askeri varlığı Gazze soykırımında olduğu gibi İran’a karşı savaşta da İsrail’e hizmet etti.
Gazze’deki soykırım, Lübnan’daki kırım ve Suriye’deki çöküşten sonra İsrail’in güç yoluyla hizalama operasyonunun karşısında kimsenin duramayacağı kanaati oluştu. Ve tabi Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesi bu özgüvene tavan yaptırdı.
Ancak Soykırımcı-Eptstein Koalisyonu’nun İran’a dayattığı savaş bir kırılma yarattı. Aynı zamanda bölge ülkelerindeki Amerikan askeri-güvenlik altyapısının ev sahiplerini değil İsrail’i korumak için olduğu görüldü. İran’ın misilleme saldırılarının hedefinde olmalarına rağmen Körfez’in İsrail-Amerikan ekseninin jeopolitik oyununda kalmaları zorlaştı.
Aynı şekilde Güney Kıbrıs’ın fırlatma rampası ve lojistik hat haline gelmesi adayı misillemelerin hedefi yaparken Avrupa Birliği (AB) de dışarda kalmayı tercih ettiği bir krizi kucağında buldu. Dün AB’nin Lefkoşa zirvesinde Güney Kıbrıs’ın nasıl korunacağı ele alındı. Yunanistan’da da İsrail’le askeri ortaklığı derinleştirmenin kendilerini Yahudi devletinin yürüttüğü savaşların paydaşı haline getirdiği yönünde kaygılar baş gösterdi.
İran savaşı bölge ülkelerinin geleneksel ittifak ilişkilerinde bir bozgun havası yarattı. İlişkileri, tedarik zincirlerini ve lojistik hatları çeşitlendirme yönünde bir arayış başladı. Özellikle Hürmüz’ün kapanması alternatif ulaşım koridorları tartışmalarını kızıştırdı. Üzeri küllenmiş eski ya da yarım kalmış projeler de tekrar gündeme geldi.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasını fırsata çevirerek hemen Körfez’in petrol ve doğalgazını boru hatlarıyla İsrail üzerinden Akdeniz’e bağlama önerisini araya soktu.
Fakat bu saatten sonra seçim yapmanın siyasi ve güvenlik maliyetleri de önem kazanıyor.
IMEC’in yol alması imkânsız olduğu gibi bunun bir cüzü olarak boru hatlarını İsrail’e kadar döşemek de Tel Aviv’in her türlü şantajına açık olmak anlamına geliyor.
Hürmüz’ü bypass eden iki hat halihazırda çalışıyor. Biri Emirliklerde çıkan petrolü Habşan’dan Umman Körfezi’ndeki Füceyre’ye çıkarıyor. Diğeri Körfez’den Suudi petrolünü Kızıldeniz’deki Yanbu limanına taşıyor. Suudi Arabistan’dan Umman’a, Irak’ta Basra’dan Ürdün’ün akabe limanına, Katar’dan Suudi Arabistan üzerinden Kızıldeniz’e, Suudi Arabistan’dan Ürdün, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz’e ‘Trans-Arab Hattı’ gibi boru hatları projeleri tartışılıyor.
Suriye’nin Akdeniz’e ya da Türkiye bağlantısıyla Avrupa’ya ulaşımda transit güzergâh olması yönündeki öneriler de yeniden kıymete bindi. ABD’ye askeri üslerini, limanlarını ve lojistik imkanlarını kullandıran Körfez ülkeleri, İran’ın misillemeleri karşısında yön karmaşası yaşarken Suriye de alternatif rotalar konusunda şansını arıyor. HTŞ’nin cumhurbaşkanı Ebu Muhammed el Colani’nin 21-22 Nisan’da Suudi Arabistan, Katar ve Emirlikleri kapsayan ziyaretinde enerji ve ulaşım koridorlarını gündemin ilk sırasına yerleşti. Riyad’da Suudi Arabistan’ı Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye bağlayacak demir yolu hattı projesi konuşuldu.
Suudi Arabistan, Körfez ve Kızıldeniz’deki limanlarını bu hatta entegre etmek istiyor.
Amman’da Suriye, Ürdün ve Türkiye ulaştırma bakanlarının katıldığı üçlü toplantıda demiryolu, karayolu ve denizyolu ulaşımıyla ilgili ortak projeler ele alınmıştı. Demiryolundaki entegrasyonun 4-5 yıl alacağı öngörülmüştü.
Laf Suriye’den açılmışken Şam yönetiminin Ürdün ve Mısır’la yaptığı doğalgaz anlaşmaları öne çıkıyor. Bu ortaklık 2011’de akamete uğrayan Arap Doğalgaz Boru Hattı’nı canlandırma ve Türkiye ile buluşturma perspektifi içinde gelişiyor. Gerçi bu hattaki sevkiyatta tedarik zincirinde İsrail’in de gizli kaynak olma potansiyeli var!
Amman ile Şam arasında 26 Ocak’ta imzalanan anlaşmaya göre Suriye’de elektrik üretimi için Ürdün toprakları üzerinden günde 4 milyon metreküp doğal gaz temin edilecek.
Bu ay transfer miktarı 2 milyon metreküpü buldu. Bunun için Akabe limanına gemilerle gelen LNG’nin dönüştürülmesi için Mısır’dan yüzer depolama ve dönüştürme gemisi kiralandı. Şam ile Kahire arasında imzalanan anlaşmaya göre de Mısır günlük 1,7 milyon metreküp gaz tedarik edecek. Ancak anlaşma Suriye üzerinden Lübnan’a gaz ve elektrik nakline imkan verilmesini de içeriyor. Mısır ve Ürdün Suriye’ye gönderilen gazın kaynağını açıklamıyor. Çünkü işin içerisinde Mısır’ın günde yaklaşık 28,3 milyon metreküp gaz aldığı İsrail de var. İsrail Ürdün’e de gaz veriyor. Doğu Akdeniz’de İsrail denklemin sağında, solunda ya da merkezinde. Fakat İran savaşından önceki jeostratejik palazlanmanın altındaki bütün güç kolanları darbe aldı. Eski denklemle Hürmüz’den kaçış projelerini kendilerine çekmeleri çok zor.
Hürmüz’ü baypas eden projeler kapsamında Suudi Arabistan, Kızıldeniz’de üç önemli limanının kapasitesini artırmayı hedefliyor. Ve bu limanları Körfez’deki diğer ülkelere bağlayan hatlar geliştiriyor.
Ankara da Irak’ın güneyindeki limanları Ovaköy üzerinden Türkiye’ye bağlayacak ulaşım koridoru üzerinde duruyor.
Hürmüz’den Akdeniz’e kaçış rotalarında sıra doğalgaz ve petrol boru hatlarına gelince bu daha büyük rekabet savaşını gerektiriyor.
İran savaşı öteden beri tartışılan bu projeleri hızlandırmak için bir katalizör olsa da şimdilik Körfez ülkeleri petrol ve doğalgazı Kızıldeniz ve Umman Körfezi’ne kaydırmayı tercih edebilir. İsrail’in 2023 öncesi tutunduğu stratejik zemin artık stratejik korkularla aşınıyor.
Suudilerden farklı olarak BAE şeyhlerinin İsrail aşkı kolay sönmez. Onlar İsrail ile birlikte bölgesel entegrasyon büyüsünde kalmaya devam edebilirler.
Ama, savunmadan enerjiye varıncaya kadar pek çok ortaklık için bundan sonra ‘İran savaşından önce’ ve ‘İran savaşından sonra’ diye başlıklar açmak gerekecek.


