Son günlerde Türkiye, K. Kıbrıs dolmuşları iyi iş gördü. Gidiş gelişler bolca var. Hamasi atışlar, yaklaşım hak kıyakları ile üstlerine konulan şeker gibi talimatlar epey revaçtaydı. Bunlar hep yağ yakmaya devam ediyordu. Ama şu Antalya yolculukları arada can sıkan haber de getirdi. Semih Çavuşoğlu Türkiye’ye sokulmadı. Nereden çıktı bu haber derseniz deyin, fazla aldıran olmadı. Hele de ikili dansçılar başka bir tatla bu haberi aldılar. Ama ne ilk ne de sondu. Son dönemin artık klasikleşen tutumu tekrarlanıyordu. Semih Hoca Türkiye’ye hem de tehlikeli kişi olarak sokulmadı. Bir suç vardı da suç o denli tehlikeli ki içeriği dahi konulmadı. Böyle şey olur mu demeyin: siz eğer Türkiye’yi takip ediyorsanız gayet münasip hâlde anlardınız.
Bu arada saraydan da bir ses geldi. Tabii öteki atanmışlığı net olan makamcılardan tıs yok. Doğrusunu söyleyecek olursak, onlar belki de sevindiler. Bahane bulmak isteyip de konuşmak için zorlananlar ise daha tuhaf teslimiyet lafına başvururlar: “Devlet boşuna birine engel koymaz. Herhâlde bir şey yaptı da o karar çıktı. Baksana kullanılan kelimeler oldukça anlamlı şekilde oluyor.” demekten kurtulamıyorlar. Çünkü mutlaka yanıt vermek ve dokunmamak kıskacında başka çareleri de yok. Tabii bir de korku dersem tamamdır. Yine de bu teslimiyet şekli artık kültürleşti. Siz hiçbir şey yapmadıysanız dahi, suçlanırsanız, hele yargıya gönderilirseniz hep aynı karşılık bulunur: “Demek ki bir şeyler yaptı.” denilir. Hatta bile bile iftiralar, kocaman yalanlar dahi böylelikle teslimiyetçi, sömürgeci, otoriter kültürleşmesinde karşılık bulur.
Semih Hoca ne ilk ne de sondur. Sayı derseniz bu biraz tartışmalı. Çünkü duyulup veya bilinip de açıklanmayan ya da kendileri konuşmayan insanların olduğu fısıltıları arada duyulur. Çünkü bazısı sırf deşifre olmamak veya sisteme karşı oldukları konuşulmasın diye ses çıkarmadığı söylenir. Bir dönem adadan alınıp Türkiye’ye getirilenlerin de haberlerinin çoğu defa yapılmadığını da yaşadık. Yeni durum Türkiye gerçeği ile oluştu. Yeni ilişkilerdeki sakıncalı listesiyle de oradaki siyasal tutumların adaya yansıma şeklinden başka bir şey değildir. Ama K. Kıbrıs’ta belli ki kanıksandı. Hatta eğer karşıt görülüyorsa da bahane bulma ile sevinme arasında bir duygusal oluşum da yaygındır. Öyle boşuna değil, konuşulan veya gündemleşen yerde bazen yukarıdaki tekerleme hemen söylenir. Devletin kutsanması, Türkiyeleşme durumu böylesi bir düşünceyi de kültürleştirip normalleştirdi. Suçlamanın iddiası dahi yokken, size üstten bir davranışla suçlama gelince hemen “Demek ki bir şeyler yaptı da öyle oldu. Neden bize de yapılmıyor?” karşılığı epey prim yaptığı dönemler de oldu.
Semih Hoca olayı belirli sınırlı yerlerde konu oldu. Fazla yankılandırmamaya dikkat edildi. Hele de nedeni öne çıkmadı. Zaten net olmayan öne çıktıkça ya yalan veya hamasetle ya da karşıt olmakla tartışılma koşuluna konulması da gerekecekti. İşin gerçeği, konuyla alakalı Türkiye’den pek açıklama gelmiyor. Bilgi de yok. Tek gerçek, Türkiye’ye sokulmama. Hatta konuyu yazan veya konuşana kimi çevrelerde “Dikkat et, seni de sokmazlar.” pişkinliğindeki uyarıyı da nasihat şeklinde duyarsınız. Kurulan ilişki bu. Tabii bir de Türkiye gerçeği ile K. Kıbrıs’ın konulduğu yerin de ifadesidir.
Konuyu duyarken başka açıdan TC medyalarında dolaştım. Bizdeki konuyu daha iyi anlama bakımından da olacak, bir gelişmeye takıldım: Ankara’da dövülen madenciler. Düşündüm: Orada böylesi kolay davranış olurken, buradaki sokulmama olayı neden sorgulanmasın, dedim. Ama resmin de genişlemesi gerekirdi. Gerekir de gerekirken ansızın başka gerçekleri de ortaya serdi.
Türkiye’de madenciler Eskişehir’den Ankara’ya yürüdüler. Amaç, aylardır ödenmeyen ücretlerini istemekti. Konuyu anlatmak için Enerji Bakanlığına gideceklerdi. Ama Ankara’ya gelince Kurtuluş Parkı’na varınca etrafları çevik kuvvetle kuşatıldı. Enerji Bakanlığı ile görüşme yerine çevik kuvvet, biber gazı ve darbelere uğradılar. Tutuklanıp serbest bırakılmalar yaşandı. Hem de 23 Nisan bayramında.
Madenciler üstleri çıplak açlık grevine girdiler. Bakanı istiyorlardı. Ona ödenmeyen ücretlerini anlatacaklardı. Ama devlet “hayır” diyordu. Aç kalan, öteki haklarını alamayan ve Ankara’nın soğuğunda üstleri çıplak Kurtuluş Parkı’nda bekliyorlardı. Etrafları kuşatıldı.
Ben yazıyı yazarken daha sonuç alınmadı. Ama bir gerçeği hatırlamama buradaki bir medya takkeci gazetecinin cıyak cıyak sesi yardımcı oldu. Ne diyordu takkeci gazeteci: özelleştirme… Madenler özelleştirildi. Özel sektör parayı ödemedi. İşçiler aç kaldı. Kime şikâyet derseniz, devlet “ilgilendirmez” deyip taraf olmadı. Ama başka açıdan taraf oldu: patronları koruma adına işçilerin üstüne polisi sürdü. Madencileri dövdü. Biber gazlarıyla yıkadı. Ama bizim kendilerini çokbilmiş sanan kesim ne diyor: özelleştirme… Amaç sermayeye kâr kazandırma. Ödeme olmamış, ikramiyeler verilmemişse o zaman da devlet devreye girer. Polis hemen hazır. Varsın aylardır maaşlarını işçiler almasın. Evlerine ekmek getiremesinler. Bazı madencilerin dediği gibi: çocuklarına harçlık veremedikleri için eve gidip yüzlerini göremediklerini anlatsınlar. Anlamı yok. Özelleştirme ile kârı kapan sermaye, devletin koruyuculuğu ile de ücreti dahi ödemeyip onları aç bırakma keyfiliğine sahiptir.
Şimdi: Semih Hoca Türkiye’ye sokulmadı. Gerekçe bir maddeyle bildirildi. Yargı falan yok. Makamlarda ise gayet güzel sözlü ilişkiler var. Tam da Semih Hoca Antalya’da derdest olup geri getirilme beklentisindeyken, Ankara’nın Kurtuluş Parkı’nda da ücretleri ödenmeyen işçiler polis tarafından kuşatılıp darbediliyor. Buyurun size hayattan alınan bir resim makalesi.


