yaklaşımlarÖzkan YıkıcıYapısal koşullardan sıyrılırsak - Özkan Yıkıcı

Yapısal koşullardan sıyrılırsak – Özkan Yıkıcı

Genelde siyasal sistemler değişik yöntemlerle kendilerini hem ayakta tutarlar hem de geleceklerini planlarlar. Kitleler üzerine birkaç kural uygularlar. Öncelikle sistemi koruma adına yasalar ve yargı yapısını kurumlaştırırlar. Adına hukuk da derler. Kutsallık zırhıyla da örterler. Kendilerine aykırı davranışları yasaklar ve baskılarla engellemeye girişirler. Bazen hukuk sopasıyla, bazen de açık zorla veya psikolojik kurallarla bunu gerçekleştirirler. Bir başka unsur da şudur: bellek silinmesi yaratılır. Böylelikle olanları bilmeme zihni oluşturulur. Bunun üstüne de kendi görüşleriyle şekillenen kitleler oluştururlar. Yasalarla, baskıyla ve eğitim aracıyla bunu geliştirirler. Sonuçta sistemsel yapısal kültürleşme ile de normalleştirip güncele taşırlar. Artık sistem en kötü olan olsa da normalleşir. İnsanlar bu koşullarda yaşamaya alışır. Değerleriyle, yasalarıyla ve yönetim şekliyle davranışları da oluşur. Artık sistem normal hâle gelir. Aykırı olma tehditleri azalır. Hele de korku ile çıkar da buna soslanınca işler tamam gibisine gelir.

Son yaşananlar adeta senelerin birikimiyle aynadaki resimdir. Artık öyle bir hâle sokulduk ki doğru, yanlış olan veya yazılan belgelerle değil, bize istenilen şekliyle sunulan biçimi esas oldu. Nitekim hiç uzağa gitmeyelim: Kıbrıs’ta bunları gayet iyi yaşıyoruz. Öyle ki yazılı ve anlaşma metinlerine rağmen onların tersinden okuma kolayca olur. Var olan değil, sistemin işine geleni kabullendik. Tabulaştırıp kutsadık. Olmayan bağımsızlık, demokrasi ve özgürlükleri kendimize biçtik. Sanki bağımsız bir ülke olarak çağdaş demokratik yaşamda oluyoruz havası estirildi. Hem de yaşanan tüm koşullara ve anlaşma metinlerine rağmen. Yalanın artık gereksinim hâline gelmesiyle sistemle özdeşleşip politikleştik.

Fazla laf ediyorum gibi. En iyisi sonuca inelim. Doğrusu son Antalya’daki Diplomasi Forumu’nda Tom Barak’ın dediklerini iyice tekrarlayarak dinledim. Boş biri değildi. Amerika’nın kimine göre Ankara elçisi, kimine göre de Suriye temsilcisidir. Bazıları daha ileri gidip Ortadoğu projesinin mimarlarından biri olduğunu söylüyor. Ama net olan, konuştuklarının işimize gelmese de, tersten okunsa da Amerika’nın senelerdir planlayıp uygulatttığı emperyalist Ortadoğu planının ta kendisi olduğuydu. Ama inanmak istemeyenler veya birilerine dokunmasın diye olayı kişiselleştirip Barak’a sözler yönelttiler. Hâlbuki Barak hem bürokrat hem siyasetçi hem de iş adamıdır. Görevli olduğu şu andaki alan da Ortadoğu’dur.

Konuşmayı herkesin önünde Antalya’da yaptı. Doğrusu söyledikleri de acayip değildi. Acayip olan, duyup da ses çıkarmayanlar ile duyup da işine gelmeyenlerin tavırlarıydı. Hâlbuki Barak örneğin burada da epey tartışılan Türkiye-İsrail ekseniydi. Burada dahi bana Türkiye-İsrail savaşı soruldu. Anlatmak istedim ama resmî kıskaca alınmış düşünce modeli sonucu anlatmakta zorlandım. Hâlbuki Barak net söyledi: “Bırakın Türkiye-İsrail arasındaki retorik göndermeleri. Aradaki ilişkiler ve ticari durum Türkiye ile İsrail’in savaşmasına engeldir. Söylenen sözler ise retoriktir, boştur.” diyordu. Doğrusu da budur. Ama şu basit nokta dahi görülmedi: örneğin defalarca kanıtlanan Türkiye’nin ticari gemilerinin İsrail limanlarındaki varlığı veya İsrail’in önemli petrol ihtiyacının yolunun Türkiye’den geçmesi, kaynağının da Azerbaycan olması gibi net durumlara karşın hâlâ siyasal sözlerle tersinden algı oluşturulmaktadır.

Başka açıklamalar da oldu. Bir ufak açıklamayla belirteyim: daha Ortadoğu projesi doksanların ortasında açığa çıkarken, ısrarla kimileri bölgeye özgürlük ve demokrasi kelimelerini ekliyordu. Benim gibi olayı kavrayan sosyalist kesimler ise yeniden sömürgeleşme kriterleriyle anlatıyordu. Nitekim plan ve en son halka İran gerçekleriyle yaşama geçtikçe, pırıl pırıl parıldayan kelimeli Ortadoğu değil; bataklık, kaoslu, karanlık bir yeniden sömürgeleşme süreci ortaya çıktı. Daha ilginç olan, Irak’tan başlayan süreçte söylenen her gerekçenin yalan çıkmasıdır. Yine de iş birlikçilerden ezbercilere kadar herkes “daha aydınlık” diyerek bu planı alkışladı.

Ta doksanlardan beri son halkanın İran olduğu, oradan Pasifik açılımlı Çin ile güneyden kuşatılacak Rusya hedefinin bulunduğu biliniyordu. Ama hep güncel propaganda kıskacında, medya reklamlı algıların tutsağı olarak yalanları kabullenmeye devam ediliyor.

Bir başka nokta da açık itiraftı: demokrasi yoktu. Ulusal nitelikli laik yapılar da söz konusu değildi. Ortadoğu için monarşiler öngörülüyordu. Uygun siyasal modelin monarşiler olduğu söylenip son dönemin ek ifadesiyle “modern meşru monarşiler” deniliyordu.

Bu konuşma Antalya’da oldu. Yapan, bölgenin farklı sıfatlarla temsilcisi olan Tom Barak’tı. Ama tesadüf değildi. Emperyalizmi biraz bilen, doksanlardan beri duyulan strateji ile uygulamaları yan yana koyarsa, olanlarla planlanan yarının örtüştüğünü görür. Hele şu nokta da önemli: Suriye örneği verildi. Cihatçı yapıların nasıl iktidara getirildiği, Suriye’nin güneyinde İsrail, kuzeyinde Türkiye ile ayakta tutulduğu gerçeği göz ardı ediliyor. Yetmezmiş gibi, MHP lideri Bahçeli’nin açıkladığı, Suriye’deki cihatçıların Lübnan’la birleşmesi planı da işin içinde.

Bunlar karışık değil. Tom’un dedikleri de ilk defa değil. Hatta onca Kemalist söylem içinde olan kesimler de şunu hatırlamalı: Kurtuluş Savaşı döneminde Türkiye’de laikliğe Amerika karşıydı. Laik değil, dinle yönetilecek bir devlet istiyordu. Ancak kırklardaki Amerikanlaşma ve NATO süreci birçok hafıza silinmesine yol açtı. Hep özgürlük ve demokrasi denilirken, darbeler ve gericiliğin örgütlenmesiyle bugünkü Türkiye oluştu. Unutmayalım: Türkiye’deki siyasal İslam ve AKP gerçeğinde Amerika’nın etkisi vardır.

Daha yazacak çok şey var. Ama Antalya’da bizim tüm erkân ve makam sahipleri de vardı. Medyamız da şov yaptı. Ama Amerikan gerçekleri konusunda politikacılarımız konuşmadı. Medyamız etrafında dolaştı. Bu gerçeklerden kaçarken de adadaki Amerikan-NATO gerçeklerinden sıyrılıp başka telden çalıyorlar. İşte bu yüzden açıkça amacı belli olan Amerikan ve Batılı askerî varlığına rağmen “Rumlar bize saldıracak” söylemi ortaya çıkıyor. O zaman da Barak’ın şu sözü kulaklarda çınlamalı: Türkiye ile İsrail savaşamaz; aralarındaki söylemler retoriktir.

Diğer yazıları

Bir erken seçim daha – Özkan Yıkıcı

Konumuzun geçtiği yer Bulgaristan. Kolay değil: Beş yılda tam...

Karışık duygularla izlediğim üç haftalık gelişme – Özkan Yıkıcı

Pazar günü biraz da daha tembelleşen konumumla dünya içinde...

Antalya’daki diplomatik forumdan bazı dikkati çekenler – Özkan Yıkıcı

K. Kıbrıs, Antalya şehrinin adını kullanmayı sever. Değişik nedenler...

İkinci pembe sosyalist dalgada Peru önseçimleri – Özkan Yıkıcı

Genelde son dönemde dünyada solun tıkanışı, seçenek olmaması tartışılmaktadır....

Hava nasıl sorusuna ufak yanıtlar – Özkan Yıkıcı

Zaman zaman biri ötekine sormak için sorduğu soruyu yöneltir:...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,971TakipçilerTakip Et
819AboneAbone Ol

Son eklenenler

İşimiz Boru… Boru bizim İşimiz… – Mertkan Hamit

Alaköprü Barajı’ndan çıkıp denizin altından Geçitköy’e ulaşan su, yaklaşık...

Çernobil’in 40. yılı – Mehmet Horuş

Çernobil nükleer felaketinin üzerinden 40 yıl geçti. Her yıldönümünde...

Otokrat Orbán’n seçim hezimeti: Macaristan’dan alınacak dersler – Yonca Özdemir

Macaristan bizi niye ilgilendirsin, demeyin. Öncelikle, hiçbir ülkenin koşulları...

Bir erken seçim daha – Özkan Yıkıcı

Konumuzun geçtiği yer Bulgaristan. Kolay değil: Beş yılda tam...

“Kayıplar” için en kötü aylardan biri: Nisan 1964… – Sevgül Uludağ

Malta’dan araştırmacı gazeteci Caroline Muscat, yazılarından birinde şöyle diyor:...

Devlet Malı Deniz Yemeyen Keriz – Şener Elcil

Kıbrıslı Türkler geçmiş yıllarda Türkiye’ye, “Türkiya” derlerdi. Batılı tarih kaynaklarında...

Karışık duygularla izlediğim üç haftalık gelişme – Özkan Yıkıcı

Pazar günü biraz da daha tembelleşen konumumla dünya içinde...

ABD dördüncü Reich mi? – Aras Coşkuntuncel

Sosyalizm ya da barbarca bir emperyalizm. Bugün karşı karşıya...

Canlı yayın