yazılariktibasÇernobil’in 40. yılı - Mehmet Horuş

Çernobil’in 40. yılı – Mehmet Horuş

Orjinal yazının kaynağıilketv.com.tr

Çernobil nükleer felaketinin üzerinden 40 yıl geçti. Her yıldönümünde olduğu gibi nükleer karşıtı hareket, benzer yıkımların yaşanmaması için çeşitli etkinliklerle sesini yükseltiyor. Bu yıl, daha önce Ukrayna’da yaşananlar gibi İran ve İsrail’de nükleer tesislerin hedef alınması, nükleer tehlikeyi yeniden dünyanın önemli gündemleri arasına taşıdı. Savaşın yol açtığı risklere rağmen Türkiye’nin yeni projelerde ısrar etmesi, bu yılki Çernobil anmalarına özel bir anlam yüklüyor.

26 Nisan 1986 tarihindeki felakettin yol açtığı radyoaktif serpinti bulutları, Finlandiya ve Norveç’ten Türkiye’nin kuzey kıyılarına kadar sürüklendi. Bulutlar, binlerce ölü, yüzbinlerce yaralı, kanser başta olmak üzere etkisi bugün bile süren hastalıklar, yerinden edilen insanlar, ormanlık alanlar başta olmak üzere binlerce kilometrelik bir alanda kalıcı ölümcül tahribat yarattı. Türkiye’nin beşte biri büyüklüğündeki bir coğrafyada nesiller boyunca bu etkiler devam edecek. Gizlenenler hariç, 1979 yılındaki Three Mile Island kazasıyla terk edilmesi gereken bu teknoloji, maalesef kullanılmaya devam edildi. Çernobil’den sonra 2011 yılında Fukuşima’da büyük bir felaket daha yaşandı.

Nükleer lobiler, bitmez tükenmez acılarla işleyen nükleer enerji alanında, ısrarla kaza riskini “sıfıra yakın” göstermeye çalışıyor. Oysa şu ana kadar meydana gelen “kaza” sayısını, dünyadaki 400-450 civarında olduğu ifade edilen reaktör sayısıyla oranlamak bile gerçek risk aralığını kanıtlamak için yeterlidir. Üstelik bu risklere artık nükleer tesislerin savaşlarda askeri hedef haline gelmesinin yol açtığı tehlikeleri de eklemek gerekiyor.

Kâbus geri döndü

Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı reaktöründe meydana gelen patlamanın ardından 1, 2 ve 3 numaralı reaktörler çalışmaya devam etti. Artan bakım maliyetleri ve kullanım sürelerinin dolmasıyla bu reaktörler ancak 2000 yılına gelindiğinde tamamen kapatıldı. 2016 yılında santralin üzeri 275 metre genişliğinde, 108 metre yüksekliğinde ve 36 bin ton ağırlığında bir çelik kalkanla örtüldü. 100 yıl boyunca radyoaktif sızıntıyı engellemesi beklenen kalkan, 2022 yılında başlayan Ukrayna savaşı ile Rus İHA’larının hedefi olmaya başladı. Bu saldırılarda koruyucu kalkan defalarca hasar gördü ve 2025 yılı başında en ciddi zararlardan biri oluştu.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın yaptığı açıklamaya göre, kalkan artık ana koruma işlevini yerine getiremiyor. Aynı şekilde BM gözlemcileri de kalkanın temel güvenlik işlevlerini kaybettiğini tespit ettiklerini duyurdu. Şu anda gerekli onarım prosedürü hem yüksek maliyet hem de devam eden savaş koşulları nedeniyle gerçekleştirilemiyor. Eğer kalkan kontrolsüz bir şekilde çökerse, radyoaktif tozlar, yakıt parçacıkları ve muazzam miktarda radyoaktiviteden oluşan büyük bir salım ihtimali bulunuyor. Son günlerde yapılan resmi ve sivil açıklamalar, büyük ölçekli bir nükleer felaket riskinin yeniden gündeme geldiğini ortaya koyuyor.

Nükleer tesislerin askeri hedef haline gelmesi olgusu, İsrail ile İran arasında açıkça deklare edilmiş bir savaş stratejisi şeklinde gözümüzün önünde cereyan ediyor. Ülkelerin nükleer silaha sahip olmasından bağımsız olarak, nükleer enerji santralleri birer askeri risk unsuruna dönüştü. Bu olgunun yarattığı tehlikeleri sınamak için mutlaka düşman kuvvetler tarafından nükleer hedeflerin “başarıyla” vurulması gerekmiyor.

“Yerli” ve “yeşil” nükleer    

Bu noktadan itibaren nükleerin, jeostratejik, askeri ve güvenlik boyutunu hesaba katmadan dar bir enerji tartışması içinde ele alınması mümkün değil. Buna rağmen Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, geçtiğimiz Eylül ayında Türkiye’nin “Yerli Nükleer Reaktör Geliştirilmesi Çağrısı” başlattığını açıkladı. Bu girişimde, dışa bağımlılığı azaltmak ve net sıfır emisyon hedeflerine katkı sağlamak görünürdeki amaç olarak sunuluyor. Ama özellikle küçük modüler reaktörlere (SMR) odaklanan bu projeksiyonla asıl amaç; iklim krizine çözüm söylemiyle nükleeri pazarlamak. Yeşil aklamanın nükleer versiyonu da diyebiliriz.

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ve IC Nükleer ve Endüstri’nin, İTÜ’de kurulacak Nükleer Teknopark kapsamında yerli reaktör geliştirme sürecine katkı sağlayacak bir protokol imzalamaları bu yeni yönelimin somut bir göstergesi. İTÜ Rektörü Prof. Dr. Hasan Mandal’ın bu vesileyle “iklim değişikliği”, “yeşil dönüşüm”, “dijitalleşme” ve “yapay zeka ekseninde” diyerek yaptığı açıklaması, yeni pazarlama dilini ele veriyor. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde nükleer ile ilgili ne kadar moda kavram varsa hepsini duyacağımız yeşile boyanmış bir propaganda kampanyasına tanık olacağız.

25 Nisan Cumartesi günü Sinop’ta Nükleer Karşıtı Platform tarafından Çernobil’in 40. yılında “Nükleer Beladan Ölmek İstemiyoruz” mitingi düzenlenecek. Sinop’ta buluşmak dileğiyle.

Diğer yazıları

Macaristan ve Biz: Orbán’ın Yenilgisi üzerine Düşünceler – Fabrizio Burattini

Sonuçlar artık kesinleşti. Katolik muhafazakâr Peter Magyar, Viktor Orbán’ın...

Emperyalizmin krizi – Ümit Akçay

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattıkları...

İran ateşkesi militarizmin yenilgisi – Branko Marcetic

Ne kadar aksini söylemek cazip olsa da mevcut ateşkes,...

Acı Pirinç – Semiha Durak 

25 Mayıs 1954, öğleden sonra saat 2:50. Robert Capa, Fransız...

Bir Kişiden Fazlası: Çatlı’yı Mümkün Kılan Ağın Anatomisi – Yusuf Yalçın

Abdullah Çatlı’nın yurtdışındaki varlığını anlamak için önce şu temel...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,972TakipçilerTakip Et
818AboneAbone Ol

Son eklenenler

Otokrat Orbán’n seçim hezimeti: Macaristan’dan alınacak dersler – Yonca Özdemir

Macaristan bizi niye ilgilendirsin, demeyin. Öncelikle, hiçbir ülkenin koşulları...

Bir erken seçim daha – Özkan Yıkıcı

Konumuzun geçtiği yer Bulgaristan. Kolay değil: Beş yılda tam...

“Kayıplar” için en kötü aylardan biri: Nisan 1964… – Sevgül Uludağ

Malta’dan araştırmacı gazeteci Caroline Muscat, yazılarından birinde şöyle diyor:...

Devlet Malı Deniz Yemeyen Keriz – Şener Elcil

Kıbrıslı Türkler geçmiş yıllarda Türkiye’ye, “Türkiya” derlerdi. Batılı tarih kaynaklarında...

Karışık duygularla izlediğim üç haftalık gelişme – Özkan Yıkıcı

Pazar günü biraz da daha tembelleşen konumumla dünya içinde...

ABD dördüncü Reich mi? – Aras Coşkuntuncel

Sosyalizm ya da barbarca bir emperyalizm. Bugün karşı karşıya...

Direniş varsa… – Fehim Taştekin

Soykırımcı-Epstein Koalisyonu’nun İran’a karşı yürüttüğü savaşı molaya çıkaran ateşkes...

Canlı yayın