Kıbrıslı Türkler geçmiş yıllarda Türkiye’ye, “Türkiya” derlerdi. Batılı tarih kaynaklarında da “Türkiya” olarak kullanıldığını görürüz.
Dilbilgisi kurallarına göre “Türkiye” olarak yazılması doğru olmakla beraber, “a” harfi yerine “e” harfinin yazılmasının mecazi anlamı olduğunu yaşayarak öğreniyoruz.
Neden Almanya yerine “Almanye”, Rusya yerine “Rusye”, İtalya yerine “İtalye” kullanılmıyor? Cevap gayet basit. Çünkü onlar “yemeyi” bilmiyorlar.
Türkiye coğrafyasında yaşayanlar yiyip yutma konusunda diğer ülkelerden çok daha başarılıdır.
Her şeyi yemeyi, soyup yutmayı, rüşveti, yolsuzluğu, mala çökmeyi çok başarılı bir şekilde malı götürmeyi biliyorlar. İşte size “Türk–ye” sözünden nasıl “Türkiye” sözü türetildiğinin mantıklı bir açıklaması.
Yüzyıllar öncesinden meşhur divan şairi Fuzuli “selam verdim, rüşvet değil diye almadılar” diyerek rüşvetin ve hırsızlığın tarihsel olarak da bu coğrafyada meşru görüldüğünü anlatmaktadır.
Bunun da ötesinde, bu soygun, vurgun, talan, rüşvet düzeninde kurumların isimleri de yeme üstüne odaklı. Beledi –ye, adli- ye, hepsinden önemlisi mali- ye. Ne kadar da anlamlı değil mi?
Bu kültürde yemek, soymak, çalmak, rüşvet almak, başkasının malına çökmek meşru sayılmaktadır.
Rahmetlik TC Cumhurbaşkanı Turgut Özal “benim memurum işini bilir” derken, tam da bunu anlatmıştır.
Aslında bu kültür Osmanlı’dan, cumhuriyete miras kalmıştır. Geçmişte Osmanlı’nın egemen olduğu ülkelere de bu yolsuzluk, usulsüzlükler, yemeler, hortumlamalar ve rüşvet onlara da miras bırakılmıştır.
Örneğin “rüşvet” kelimesi Yunanlılarda “rüşveti”, birçok Balkan ülkesinde “bahşiş veya bakşiş” olarak hala daha kullanılmaktadır.
1983 yılında, otobüsle Kıbrıs’tan İngiltere’ye giderken, Mersin gümrüğünden, Avusturya sınırına kadar, yol boyunca geçilen her ülkedeki polis ve gümrükçülere otobüs şoförünün rüşvet olarak, karton karton sigara ve dolar vermesini, Eğitim Enternasyonal’inin Bulgaristan’da organize ettiği Balkan Konferansı yolculuğumda, kendi ağzı ile “Komşi üç beş kuruş çay parası” diyerek rüşvet talep eden, trendeki Bulgar polisini ve Azerbaycan Eğitim Bakanlığı’nın resmi davetlisi olarak gittiğim Bakü havaalanında rüşvet vermezsen pasaportuma mühür vurmayacağını söyleyen muhaceret memurunu asla unutamam.
Kıbrıs’a yönetici olarak atanmak için, Osmanlı sarayına yakın çevrelere rüşvet vererek makam satın almak çok yaygın bir gelenekti. Klavya (Alaniçi) Köyü’den Oduncu Baki’nin, İstanbul’daki saray çevrelerine rüşvet vererek “Baki Ağa” olarak, üç kez Kıbrıs’a vali atadığını, verdiği rüşvetleri geri toplamak için halka ağır vergiler koyduğundan, her seferinde halkın isyan ettiğini tarih kitapları yazar.
Kıbrıs Ortodoks Kilisesi piskoposları arasındaki rekabette, Osmanlı sarayının desteğinin rüşvet ve yağcılıkla nasıl elde edildiğini de tarih kitaplarından okuyabilirsiniz.
Osmanlı’dan Kıbrıs’ı devralan İngiliz yönetimi zamanında da rüşvet olayları olmakla birlikte, Osmanlı dönemindeki kadar meşrulaştırılmamıştı.
Köylünün vereceği rüşvet yetiştirdiği ürünler ve ürettikleri ile sınırlıydı. Halk arasında “üç testi hellime satıldı” deyimi bize o günlerin rüşvet olaylarının boyutunu özetler.
1974 sonrası Türkiye yetkilileri bize rüşveti, yolsuzluğu, usulsüzlüğü, yağmayı, hortumlamayı, ihalelere fesat karıştırmayı ve hırsızlığın meşru olduğunu tekrardan öğretti.
“Devlet malı deniz yemeyen keriz, ye kürküm ye, bal tutan parmağını yalar, malı götürmek, cebini doldurmak, yolunu bulmak, köşeyi dönmek, arpalık yapmak” gibi ata sözü ve deyimleri sıkça kullanır olduk.
Yerli işbirlikçiler buna “ye da gorkma, ye sen da yeyim ben da biz cami avlusunda mı doğduk” gibi deyimlerle hırsızlığı, rüşveti ve hortumlamayı meşrulaştıran sözlerle katkı koydular.
Bu da yetmedi “şükran edebiyatı” diye bir kavramı da siyasetimize yerleştirdiler. Yandaş sendikacılara “bağırın da Türkiye bize para versin” diyenler, her gün Türkiye yetkililerine yağ ve şükran çekip “anavatan – yavru vatan” edebiyatına sarılıp vatan, millet söylemlerine sarılanlar ve muhaliflere de “vatan haini, Rumcu” diye saldırarak prim ve menfaat sağlayanlar bu işbirlikçilerdir.
Bugün Türkiye’de beledi(ye)lerde, adli(ye)de, mali(ye)de ve daha birçok alanda yolsuzluklar meşrulaştırılarak devam etmekte, ayakkabı kutularında kaçırılan milyon dolarları sorgulamak söyle dursun, bakanların hesap vermediği gelirler nedeni ile şikâyet edenler tutuklanmaktadır.
“Bizde ne varsa sizde de olacak” demişlerdi. Yolsuzluğun, usulsüzlüğün, rüşvetin ve hortumlamanın meşrulaştığı bir ülkenin kontrolunda, yıllık yüz milyar dolar kara paranın aklandığı Kıbrıs’ın kuzeyinde, temiz kalmak gerçekten büyük bir erdemdir.
Hesabındaki paraların kaynağını gösteremeyen ve yargılanmaktan kaçan eski başbakanın Türkiye’de yaşaması Türkiyeli yetkililerin bize bakışlarını gösteren en somut örnektir.
Ne yazık ki meydan, Türkiye yetkililerinin hamiliğinde her türlü sahteliği yapanların, rüşveti, ganimeti yiyenlerin üstüne gitme yerine sadece bildiri yayınlayarak görevini yaptığını sanan örgütlerle, bu çirkefte temiz kalma erdemine sahip ve gerçekten mücadele edenlere çamur atanlara kalmıştır.



