Zaman zaman biri ötekine sormak için sorduğu soruyu yöneltir: “Hava nasıl?” Gerçekten hava bugün tersine başladı. Sabahleyin birden artık normalleşen kirli havayla karşılaştım. Tıkanmalar kendini gösterdi. Havada yine toz zerrecikleri vardı. Normalmiş gibi gelen hava, işte tam da buydu. Çok gerçek anlatır. Ama artık şaşırmadan, çıkıp sorgulamaya takılmadan normalleşince, hatta normalin iki yüzlü madalyon gibi oluşu da konunun önemsizleşmesine kolayca yardım etmektedir.
Hâlbuki sıklaşan hava toz zerrecikleri, en basitiyle güneş ışığını da soluklaştırmaya yetiyor. Soluduğunuzda ciğerlerinizi mahvetmeye yetiyor. Tabii neden böyle hava akımları oluştu sorusunu da sormaya başlayınca, “eskiden böyle değildi” ek bilgisi de eklerseniz, yanıtlar da nedene doğru evrilir. Havanın kirlenmesi, gelen hava akımıyla tozlu sürece geçişin karşılaşması olur. Hele son günlerin gelişmelerini de takip ederseniz, kullanılan savaş silahlarının doğada yarattığı tahribatı da gayet kolay dilinizin ucuna getirirsiniz.
Savaşta kullanılan bombaların yarattığı tahribatla, havanın da altüst olmasının sonucunu konuşursunuz. Bir anlamda sabahleyin tekrar tekrar karşılaştığımız havadaki toz gerçeği, iklimlerin bozulmasının ve savaşın yarattığı koşulların gökyüzüne doğru yansıyışını anlamamız gerektiğini de öğrenmemiz şart. Fakat belirttiğim gibi, hava kirliliği ile yaşamayı alışınca, o zaman da konunun önemi azalır; artık güncel normal akış içinde yaşanıp gidilecek bir sürece dönüşür.
Havanın tozlu hâlini normalleştirme döneminde yakalayınca, başka havalara doğru da gereksinim duyulur. Hele de Türkiye gerçeğimizle yaşarsak, olanları sansürsüz ele alırsak, ardı ardına gelen okul öğrenci ve öğretmen katliamları sıralanır. Türkiye medyası adeta bugün ilgili katliamlara kilitlendi. Sol haberde bazı yazarlar hemen şu hatırlatmayı yaptı: “Biz küçük Amerika olacaktık.” Gerçekten Amerika’da okullara veya başka insanların olduğu yerlere saldırılar artık kanıksandı. Okul basmak falan haber değeri dahi kalmadı. Şimdi son dönemlerde özellikle Yusuf Tekin döneminde işler daha da karıştı. Tarikatların okullara sokulup etkinleştirilmesi, mesleki okulların sermayeye ucuz sömürülecek emek biçimiyle açılması, çocukların mafya tuzaklarına kolayca düşmeleri ve benzer politik tutumlar, sonuçta söyletilen yetmişler hikâyesi film çekimine zemin oluşturdu.
Tekin döneminde epey okullara yönelik cinayetler gelişti. En son bir öğretmen İstanbul’da bıçaklandı. Ardından Urfa Siverek ve peşinden Maraş’ta okullar silahlı gençler tarafından basıldı. Maraş’tan son habere göre sekiz öğrenci ve bir öğretmen katledildi. Artık katliamlar normalleşti. Daha önceleri çocukların mafya tarafından kullanımı, okul dışında torbacılar, içeride saldırganlar, tarikatların olduğu ortamda okumaya gidenlerin sermayeye ucuz emek olarak kullandırılmaları hepsi yaşanarak normalleşti.
Okul yararı olması gereken okul kantinleri ise ihaleyle adeta rantlaştırıldı. Para ihtiyacı ile para kazanmanın döngüsüne sokuldu. Böylelikle yoksul çocukların aç kalırken satın almama durumuna da sokuldu. Pahalı satışlarla kazanç ceplere ve okul ihtiyaçlarına doğru kullanıldı.
Elbet son Urfa Siverek’le başlayıp peşinden Maraş’ta devam eden saldırılar, yeniden okulların hâlini ortaya koydu. Oysa böylesi tehlikelerin gelmekte olduğu, bazı işaret eden olayların da olup mecliste araştırılması istense de parmak sayısıyla reddedildi. Öyle ki katliamlara rağmen özür dilemeyen bir makam gerçeği de vardır.
Devam edelim: Türkiye eski zamanda “Küçük Amerika olacak” deniyordu. Bizde de son dönemin tekrarlanan tekerlemesi ise “Türkiye’de ne varsa bizde de olacak” ezberiydi. Bizdeki okulların da durumu malum. Birçok olay örtülmekte veya oluşan nüfus darmadağınlıkta pek de aydınlık yarın göstermemektedir. Ama hep söylenir: Bizde ne varsa, sizde de olacak.
Yine de K. Kıbrıs gerçekleri de alınan bazı kararla kendini itiraf eder. Daha dün sonuçlanan kaçak durumuna düşenler affı yeniden gündeme geldi. Tabii asgari ücret fiyatında para alınması da var. Komisyon falan ise söylenmese de, dile gelen istediği yerde yakalar.
Tekrar edelim: Daha dün bu süreç yapılıp tamamlandı. Üstelik aynı yönetim, yapılan kaçakların affı son defa dendi. Defalarca tekrarlandı. Bu süreci kolay ezberleyen ve fırsata dönüştürüp bazen de mafyalaşarak karşımıza gelen çevreler de hep insan ticaretiyle kaçak kuralını kullandılar. Tabii adaya gelip fırsatı kullanıp da yasallık kazanmak isteyen bazı yabancı kesimler de aynı yörüngede rollerini aldı.
Emek sömürüsü, kaçakçılık, yasadışılık ilkesi ve onu ranta çevirme kârlılığı; hepsi bir anda hayatın kendisi oldu. Ülkemizdeki kaçak oranının yarıdan fazla olduğuna dair inanç yaygın. Ve devamı da geliyor. Bu, en başta K. Kıbrıs’ın sosyolojik yapısını bozdu. Kirli para kazanma kuralını normalleştirdi; kültürel karmaşa ile paydaşlık ortaklığı berhava edildi. Karmakarışık bir yapı, nüfusu bilinmeyen, planlama yapılmayan ve bunun üzerinden ticaret ile emek sömürüsünü katmerleştiren sistemi oluşturdu. Şimdi yine belli ki sıkışma var. Para toplanacak. Kaçak nüfus her zaman yoğun. Onlara yasallık için de ellerindeki ücrete el atılıyor. Hep kaçaklar konuşulur. Ama onları sömüren, buraya yasadışı getiren, bu işten kazanan durumlar hiç sorgulanmaz. İnsanı sömürerek kaçak çalıştıranın en azından yasal ücretini vermesi dahi istenmez. Hemen hatırlayın son Bangladeşlilerin başına geleni. Kimlerin rol aldığını. Peki sonuç: sıfıra sıfır derecesinde. Bu insanlar adaya getirilirken paralarına el kondu. Çoğu yerde kötü koşullarda çalıştırıldı. Şimdi ise paraya ihtiyaç var. Yine o yalan başlangıç kelimesi var: “son defa”… ama kaçıncı diyecek olursanız, sormayın.
Böyle bir sistem oluşturuldu. Zaten yeri geldiğinde de K. Kıbrıs yasadışı bölge olarak sistemin de kullandığı coğrafya…
Hava nasıl sorusuna ufak yanıtlar – Özkan Yıkıcı



