yazılariktibasPalantir ve güç istemi - Filiz Zabcı

Palantir ve güç istemi – Filiz Zabcı

Orjinal yazının kaynağıbirgun.net

Batı’nın Aydınlanma geleneği bireyi devlete karşı koruyan mekanizmalar üzerine kurulmuştu: Vazgeçilmez temel haklar ve özgürlükler, bağımsız yargı, hesap verebilir kurumlar… Palantir ise bu geleneği “yumuşak inanç” olarak niteliyor ve bir kenara itiyor

Palantir, “uzağı gören taş” idir. Tolkien’in kitabı Yüzüklerin Efendisi’ndeki kristal taşlardan birisidir; gerçek olayları ve nesneleri aktarır. Taşların bu güçlerini ortaya çıkarabilmeleri için kullanıcıların keskin bir iradeye ve güçlü bir zihne sahip olmaları gerekir. Dolayısıyla taşın gücü yanında onu kullananların iradeleri ve tercihleri de girer işin içine. Dahası, bakan kişi yalnızca görmez; gördüğü tarafından yönlendirilme riskini de üstlenir. Böylece görme ile denetleme, bilgi ile iktidar arasında ince ama belirleyici bir bağ kurulur. Palantir artık yalnızca bir göz değil, aynı zamanda bir iktidar aracıdır.

2003 yılında devlet istihbaratına veri analitiği hizmetleri sunmak üzere kurulan Palantir Technologies’in adını buradan alması bir rastlantı gibi görünmüyor çünkü şirketin iddiası ve amacı tam da burada kendini gösteriyor: Verileri toplayan, işleyen, sınıflandıran, ama sadece bununla sınırlı kalmayan, belli bir “anlamlandırma” çerçevesi sunan, yönlendiren bir bakış. Bu anlamda bir teknolojik araç olmanın ötesine geçen, siyasi iddia taşıyan bir bakış. Bu bakışın kökleri ise Batı’nın bilgi ile iktidar arasında kurduğu uzun tarihsel ilişkiye uzanır. Nitekim Comte’a atfedilen ve pozitivist düşüncenin özünü kristalize eden şu ifadeyi hatırlayabiliriz: “Bilmek, öngörmektir; öngörmek ise kudret (iktidar) kazanmaktır”.

Batı düşüncesi içinde bilginin güç ile iç içe geçtiği bir damardan kolaylıkla söz edebiliriz ve hatta bu damarın ne denli baskın olduğunu kısa bir düşünce tarihi çalışması bile ele verebilir. Ancak aynı ölçüde önemli bir başka damar daha vardır: Özgür birey ve eleştirel düşünce. Batı uygarlığı bu iki eğilimin gerilimi içinde şekillenmiştir. Bir yanda hesaplayan, düzenleyen, öngören “araçsal akıl”; diğer yanda kuşku duyan, sorgulayan, sınır koyan “eleştiren akıl”.

Bu iki damar birbirini beslediği kadar birbirine karşıt olarak da gelişmiştir. Palantir’in 18 Nisan 2026’da X platformunda paylaştığı 22 maddelik manifestosu ise, bu mirasın sadece bir kısmına sahip çıkıyor. Bunun rastlantısal olduğu düşünmek ise mümkün değil, tersine son derece bilinçli ve ideolojik bir tercih bu.

Alex Karp ve Nicholas W. Zamiska tarafından kaleme alınan Manifesto, ilk bakışta Batı’yı savunmaya yönelik bir çağrı gibi görünüyor. Oysa daha dikkatli bir “bakış” işlerin böyle olmadığı gösteriyor. Sahiplendikleri şey, Batı uygarlığının sadece bir parçası olan araçsal aklın güçlü bir yorumu; eleştirel akıl ise geri plana itiliyor.

TEKNİK ÜSTÜNLÜK

Palantir’in Batı’yı yüceltirken seçtiği ölçüt açık: Teknik ve askeri üstünlük. Manifesto, “sert güç bu yüzyılda yazılım üzerine inşa edilecektir” derken Batı’yı kültürel ya da ahlaki bir değerler bütünü olarak değil, teknolojik bir özne olarak konumlandırıyor. “Bazı kültürler mucizeler üretmiş, bazıları geri kalmıştır” cümlesi bu çerçeveyi adeta tamamlıyor. Manifesto’da evrensel haklar ya da insani değerler değil, üretkenlik ve güç öne çıkıyor.

Horkheimer ve Adorno, 1947’de yayımlanan Aydınlanmanın Diyalektiği’nde şunu soruyordu: Özgürleşmenin aracı olarak ortaya çıkan akıl, nasıl oldu da tahakkümün aracına dönüştü? Yanıt, aklın araçsal hale gelmesinde yatıyordu. Yani aklın “ne için?” sorusunu terk edip yalnızca “nasıl?” sorusuna yönelmesinde.

Palantir tam da bu dönüşümün güncel formunu temsil ediyor. Şirket, Batı’nın araçsal aklını ve egemenlik iddiasını miras alıyor. Ama Batı’nın kendi kendini sorgulamaya zorlayan damarını, yani eleştirel teoriden temel haklar hukukuna, Aydınlanma kuşkuculuğundan demokratik hesap verebilirliğe uzanan o damarı “yumuşak” ve “boş” ilan ederek dışlıyor.

Bu aynı zamanda Weber’in “araçsal akılcılık” diye tarif ettiği şeye karşılık düşüyor: Belli bir hedefe ulaşmak için en işe yarar araçların, yöntemlerin seçilmesi ve sonuçların hesaplanması. Hedefin kendisinin sorgulanması artık bir kenara itilen bir mesele olarak kalıyor, o kadar.

“Teknolojik cumhuriyet”, bu anlamda verilerin elde edilmesi, düzenlenmesi, işlenmesi, seçilmesi ve bir anlamlandırma sistemi içine alınmasını amaçlayarak araçsal akılcılığın en yüksek biçimini cisimleştiriyor.  Batı’nın kültürel mirasının temel değerlerinden olan “özgür birey” düşüncesinin yerine giderek ölçülebilir, izlenebilir ve yönlendirilebilir insan kavrayışı geçiyor. Bu elbette yeni bir süreç değil, ama yeni teknolojiler bu türden kontrol tekniklerini bir üst aşamaya geçirerek yeni bir egemenlik biçimini, bir anlamda “tekno-egemenliği” ortaya çıkarıyor.

EGEMENLİK İRADESİ

Manifestonun ikinci büyük iddiası, Batı’nın karar alabilen, tehdit karşısında durabilen güçlü bir özne olarak yeniden kurulması gerektiğidir. Ancak burada farklı bir değişken devreye giriyor: Bu özne artık birey değil, devlet ve teknoloji şirketlerinin kurduğu yeni bir ortaklık; bir başka deyişle yeni bir “tekel” durumu.

Bunun göstergelerinden biri, Palantir’in ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) ile yürüttüğü ortaklık. Şirket, 30 milyon dolarlık sözleşmeyle geliştirdiği ImmigrationOS platformuyla göçmenleri takip ediyor; ELITE adlı aracıyla Medicaid sağlık verilerini devşirerek sınır dışı etme operasyonlarına zemin hazırlıyor. Veriler ve algoritmalar aracılığıyla kimlerin “risk” ya da “tehdit” olduğuna karar veren bir sistem devreye giriyor.

Batı’nın Aydınlanma geleneği bireyi devlete karşı koruyan mekanizmalar üzerine kurulmuştu: Vazgeçilmez temel haklar ve özgürlükler, bağımsız yargı, hesap verebilir kurumlar… Palantir ise bu geleneği “yumuşak inanç” olarak niteliyor ve bir kenara itiyor. Güçlü olanın haklı olduğu, demokrasinin temeli olan tartışmanın yavaşlatıcı olduğu tezini sahipleniyor. Bu anlayışta siyaset, demokratik müzakere süreci değil; hızlı ve tartışmasız bir karar alma pratiğidir.

TARİHSEL MİSYON

Manifestonun üçüncü ekseni, “Batı’yı savunmak” söylemi. Bu söylem yeni değildir, tarih boyunca farklı biçimlerde karşımıza çıkmıştır. Eski ve yeni sömürgecilik biçimlerinin tanıdık bir söylemidir. Batı sık sık kendisini korumak kadar (sözgelimi iki uzak tarihsel olguyu Haçlı Savaşları’nı ve Soğuk Savaş’ı hatırlayalım) kendi değerlerini ve uygarlığını yaymak için de (Amerika’nın kolonileştirilmesinden Irak’ın işgaline kadar uzanan süreçte) bu kök salmış dili kullandı.  Belki de Roma’dan aldığı miras ile Batı her zaman kendisini tarihsel bir misyonun taşıyıcısı olarak gördü; karşısındaki tehdidi ise varoluşsal bir tehlike olarak resmetti.

Manifesto’nun örtük olarak söylediği şeyleri okumaya çalışırsak, bugün bu tehlikenin Çin olarak kodlandığını söyleyebiliriz. Bu noktada Palantir’in manifestosu yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda stratejik bir belge olarak yorumlanabilir. Şirket, bunu açıkça ifade etmese de Çin›in yapay zeka ve savunma teknolojilerindeki hızlı yükselişini varoluşsal bir gerilim olarak görüyor. “Yapay zekalı silahların inşa edilip edilmeyeceği değil, kimin inşa edeceği sorusu önemlidir” derken aslında bu yarışta tarafsız kalmanın mümkün olmadığını ifade ediyor. Batı’nın teknoloji şirketlerinin “vatansever” bir zorunlulukla devletin yanında saf tutmaları gerektiğini ısrarla belirtiyor.

Dikkat çekici olan bir başka nokta ise, manifestonun ideolojik dilinin, otoriter yönetimlere bir meşruiyet zemini sunabilmesi. “Sert güç gereklidir, insani değerler bertaraf edilebilir” düşüncesi ya da “demokratik müzakere siyasi gücü zayıf düşürür, tehdit karşısında acil karar verebilen siyasi özne kazanır” çıkarsaması pek çok otoriter liderin kendi halklarına yıllardır anlattığı hikâyenin bir versiyonu sanki. Palantir bunu kasıtlı söylemiyor olabilir. Ama bir söylemin niyeti ile doğurduğu sonuçlar arasında çoğu zaman bir fark ortaya çıkabilir.

Türkiye’nin konumu bu açıdan özellikle çarpıcı bir paradoks barındırıyor. NATO üyeliği ve AB adaylığı süreciyle Batı ittifakının içinde kalmaya devam eden Türkiye, basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve temel haklar alanında Batı’nın Aydınlanma mirasından giderek uzaklaştı. Elbette Türkiye gibi yapay zeka ve veri analitiği alanında teknoloji üretme kapasitesine henüz sahip olmayan ülkeler, “demokrasi olmadan teknolojik cumhuriyet kurulabilir” düşüncesinin uzağında. Yine de adil bir yargı düzeni, güçlü bir muhalefet ve özgür bir basın olmadan Batı’nın desteğini kazanmak hiç de zor değil. Manifesto’nun satır aralarında dolaşan düşüncelerden birisi de bu.

Diğer yazıları

40. yılında Çernobil ve nükleer meselesi – Bayazıt İlhan

Yaşanan en büyük nükleer felaket olan Çernobil Nükleer Güç Santrali kazasının üzerinden tam...

Palantir’in ‘teknolojik cumhuriyet’ manifestosu üzerine – Mahir Ulutaş

2003 yılında Peter Thiel tarafından kurulan, merkezi Silikon Vadisi’nde...

Çernobil’in 40. yılı – Mehmet Horuş

Çernobil nükleer felaketinin üzerinden 40 yıl geçti. Her yıldönümünde...

Macaristan ve Biz: Orbán’ın Yenilgisi üzerine Düşünceler – Fabrizio Burattini

Sonuçlar artık kesinleşti. Katolik muhafazakâr Peter Magyar, Viktor Orbán’ın...

Emperyalizmin krizi – Ümit Akçay

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattıkları...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,970TakipçilerTakip Et
822AboneAbone Ol

Son eklenenler

40. yılında Çernobil bize ne anlatıyor? – Özgür Gürbüz

Çernobil nükleer santral kazasının üzerinden 40 yıl geçti. Radyoaktif...

Nereye gidiliyor? – Özkan Yıkıcı

Amerika’da Trump, Rusya’da Putin, Hindistan’da Modi, Arjantin’de Milei, İtalya’da...

Kapitalist ‘yaratıcı yıkım’ ve İran savaşı – Volkan Yaraşır

Savaşlarla kapitalist krizler arasında diyalektik bir ilişki vardır. Bu...

Hafta sonu “şekerleme gibi” haberlerden seçkiler! – Özkan Yıkıcı

Son günlerde Türkiye, K. Kıbrıs dolmuşları iyi iş gördü....

Hrant Dink ve Urfalı Hacı Halil’in anısına – Taner Akçam

23 Nisan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günü, çocuk bayramı olarak...

40. yılında Çernobil ve nükleer meselesi – Bayazıt İlhan

Yaşanan en büyük nükleer felaket olan Çernobil Nükleer Güç Santrali kazasının üzerinden tam...

Annan Planı üzerine birkaç kelime – Özkan Yıkıcı

Yeniden bir yıldönümü makalesi yazmaya başlıyorum. Dünkü yazımda da...

Yıldönümleri havuzundan seçkiler – Özkan Yıkıcı

Bugün Yirmi Üç Nisan... Önemli tarihî günlerin de yaşandığı...

Canlı yayın