yazılariktibasTrump’ın Amerika sömürge devletleri - Ingo Schmidt

Trump’ın Amerika sömürge devletleri – Ingo Schmidt

Orjinal yazının kaynağısocialistproject.ca
alıntı yapılan kaynakbirgun.net

ABD, dünyanın emperyalist yağmasındaki payından çalındığını hissettikçe liderliğinden şüphe ediyor ve bu şüpheyi çoğu zaman kabadayılıkla maskeliyor, sonucunda da eski küçük ortaklarını vasallara dönüştürüyor

Gümrük vergileri, kaçırmalar, ablukalar, bombardımanlar ve bitmek bilmeyen gerilimi tırmandırma tehditleri… ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci dönemi bunlarla anılıyor. Bu saldırganlığın gerekçesi ise ABD’yi diğer ülkelerin sömürüsünden kurtarmak. Trump’a göre başkaları Amerikan pazarı üzerinden zenginleşiyor, NATO ortakları güvenlik maliyetini ABD’nin omuzlarına yıkıyor ve “haydut devletler” Amerikan güvenliğini tehdit ediyor. Herkese yönelik bu saldırgan tutumun Amerika’daki sömürüyü bitireceği ve ülkeyi eski görkemine kavuşturacağı iddia ediliyor.

Ancak şimdiye kadar ortada bir başarı yok. İmalat dahil istihdamda hafif bir düşüş var, fiyatlar ise yükselmiş durumda. Ekonomi, süper zenginlerin tüketimine göbeğinden bağlı. Borsa oyuncuları fiyatları Trump öncesi seviyelerin çok üzerinde tutsa da giderek geriliyorlar. Kendi çevrelerinde bile piyasa değerlerinin gerçeklikten koptuğuna dair şüpheler artıyor. Liberaller ve solcular uyarılarının haklı çıktığını görüyor: Trump’ın saldırgan politikaları ekonominin altını oyuyor ve büyük güç rekabetlerini tetikliyor. 90’ların sonunda Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın “vazgeçilmez ulus” ilan ettiği süper güç ABD, görünen o ki iç çatışmalarını dışarıya saldırarak gizlemeye çalışıyor.

ABD DÜZENİNİN PARÇALANMASI

Tepedekilerin sonsuz güç fantezileri ve sınırsız servet hırsları, ortadakilerin sınıfsal düşüş korkusu ve alttakilerin yoksullaşma deneyimi arasında bir mücadele bu. “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) sloganı, Trump için dün olduğu gibi bugün de içerideki sosyo-ekonomik uçurumu milliyetçilikle örtme çabasıdır. Dış saldırganlıkla ulusal birlik yaratılmak isteniyor. Ancak solun haklı olarak uyardığı gibi, bu durum dünyayı kaosun içine çekme potansiyeli taşıyor. Bu kaos ortamında ABD dünyanın en güçlü ulusu olarak kalmaya devam edebilir; fakat dünyayı kendi egemen sermaye çevrelerinin vizyonuna göre şekillendirme ve bu şekillendirmeden gelen imparatorluk kârlarını toplama yeteneğini kaybediyor. Birçok solcunun ve liberalin rakip olarak sunduğu güçler ise Trump’ın saldırganlığını dizginlemekten çok uzak. Bu güçler, ABD egemenliğindeki küresel emperyalizme karşı çok kutuplu bir alternatif de oluşturmuyor. Bugün “çok kutupluluk” veya “büyük güç rekabeti” gibi görünen şey, aslında ABD egemen sınıflarının bizzat kurduğu dünya düzeninin yine ABD eliyle ve kendi yönetici çevrelerinin niyetlerinin aksine parçalanmasından ibaret.

Yaşanan, korkulan ya da bir başka bakış açısıyla umut edilen gerilemeye rağmen ABD, hâlâ başkalarını umursamadan hareket edebilen tek güç. Yöneticileri, başkalarının hayal bile edemeyeceği şeyleri yapıp yanına kâr bırakabiliyor. AB’de ise durum farklı. En büyük üye devletler bile bağımsız bir küresel politika yürütecek kapasitede değil. Trump tarafından cezalandırılma korkusu çok büyük. AB elitleri uzun süredir “liberal” ve “otoriter” devletler arasında bir mücadele illüzyonunu besliyor. Soğuk Savaş’ın “özgür” kapitalist ve “özgür olmayan” komünist dünyasını hatırlatan bu tabloda, tek tek ülkelerin zayıflığı ortak bloğun gücü arkasına saklanıyordu. Fakat Trump, Avrupalıların artık müttefik değil, “küçük ortak” bile değil, sadece birer “vasal” (bağımlı alt birim) olduğunu netleştirdiğinden beri ortada ne bir transatlantik topluluğu ne de ortak hareket edebilen bir AB kaldığı iyice anlaşıldı.

Aynı durum, ABD egemenliğindeki dünya düzenine karşı otoriter bir meydan okuma ya da çok kutuplu bir alternatif olarak görülen BRICS için de geçerli. Nükleer silah zengini Rusya ile devasa ekonomilere sahip Çin ve Hindistan kendi çıkarlarını koruyor ancak başkaları için risk almıyorlar. Koordineli bir eylemden bahsetmek imkânsız. ABD’nin İran’a yönelik saldırısından bu yana BRICS ülkeleri kendilerini cephe hattının her iki tarafında da buldu. Bir yanda İran var, diğer yanda ise sadece BRICS üyesi veya gözlemcisi olmakla kalmayıp ABD askeri üslerine ev sahipliği yapan Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan.

ÇOK KUTUPLU BİR DÜNYA MI?

Trump uluslararası kuruluşları tamamen bir kenara ittiğinden beri birçok siyasetçi, akademisyen ve gazeteci dünyanın yeniden “büyük güç rekabeti” dönemine döndüğünü düşünüyor. Bu bakış açısına göre artık önemli olan tek şey, büyük güç sayılan bir ülkenin “herkesin herkese karşı savaşına” ekonomik, askeri ve siyasi olarak ne katabildiği. Ancak bu “ekonomik milliyetçilik” standartlarına göre bile ortada gerçek bir rekabetten bahsetmek zor. Katma değer üretimi, silahlanma, ticaret veya kendi para birimiyle tuttuğu döviz rezervleri açısından bakıldığında ABD hâlâ o kadar ileride ki, başkalarının “vazgeçilmez ulus” rolünü üstlenmesi gerçekçi görünmüyor. Eşi benzeri görülmemiş ekonomik ve teknolojik patlamasına rağmen Çin için bile bu geçerli.

Pekin’deki yöneticilerin Washington’dakilerle aynı emperyal çıkarları güdüp gütmediği sorusu ise sorulmuyor. Bu çıkarların tüm ülkeler tarafından paylaşıldığı varsayılıyor; çünkü herkesin herkese karşı rekabetinde hayatta kalmanın  (ya da yok olmanın) tek yolu bu olarak görülüyor. Büyük güç rekabeti ve çok kutupluluk kavramları içinde ülkeler arası ilişkiler ele alınmadan kalıyor. Trump’ın sömürü dinamiklerini tepetaklak ederek sunduğu “ABD’nin sömürüldüğü” şikâyetlerinin aksine, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana süren hegemonyası sadece en büyük ekonomi olmasına değil, aynı zamanda yoksul ülkeleri sömürebilmesine ve diğer zengin ülkelere emperyal ganimetten pay garantisi vermesine dayanıyordu. Karşılığında, Asyalı ve Avrupalı “küçük ortaklar” Amerikan liderliği altındaki kolektif emperyalizmin korunmasına katıldılar.

Bu tarihsel emperyalizm biçimi, 1870’lerde Almanya, Japonya ve Amerika’nın endüstriyel yükselişiyle başlayan ve iki dünya savaşıyla sonuçlanan rakip sömürge imparatorlukları döneminin yerini aldı. Amerikan liderliğindeki kolektif emperyalizm, komünizme karşı verilen mücadelede doğdu. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Çin ile Vietnam’ın büyük ölçüde ABD tarafından yazılan dünya ticareti kurallarını kabul etmesiyle bu sistem küreye yayıldı. Ancak bu sistem eski ve yeni sömürge imparatorluklarının rekabetiyle değil; Trump’tan çok önce hem yöneticilerde hem de yönetilenlerde “yoksul ülkelerin yağmasından artık adil pay alamadıkları” hissini uyandıran ekonomik çelişkilerle tükendi. Trump bu hissi, dünyanın geri kalanının kendi ülkesini sömürdüğü iddiasına çeviriyor; bu, gerçekliğin histerik bir çarpıtması olsa da ABD elitlerinin ve takipçilerinin ruh hali hakkında çok şey söylüyor. Ve aslında gerçek değişimlere temas ediyor.

DÜNYA EGEMENLİĞİNİN SINIRLARI

Amerikan liderliği; askeri ve teknolojik üstünlüğe, küresel finans sisteminin kontrolüne ve uluslararası kuruluşlar üzerindeki nüfuza dayanıyordu. Bu sayede çevre ülkelerin sömürüsünden elde edilen ve ortalama kâr oranını aşan “emperyalist ekstra kârları” merkezlere aktaran ticaret ve yatırım koşullarını dayatabiliyorlardı. Lider güç olarak ABD, bu ganimetten küçük ortaklarından daha büyük bir pay alıyordu. Ancak bu gücün temelleri aşınıyor. ABD, dünyanın emperyalist yağmasındaki payından çalındığını hissettikçe liderliğinden şüphe ediyor ve bu şüpheyi çoğu zaman kabadayılıkla maskeliyor, sonucunda da eski küçük ortaklarını vasallara dönüştürüyor.

Afganistan ve Irak savaşları gösterdi ki; ABD düşman ilan ettiği rejimleri yıkabiliyor ancak yıllarca süren askeri işgale ve maliyetlere rağmen kendi lehine rejimler kuramıyor, kârlı yatırım koşulları ve pazarlar yaratamıyor. İran’la olan son savaşta ise ABD, üstün ateş gücü ve askeri teknolojinin uluslararası deniz yollarının kontrolünü garanti etmediğini öğrendi. 2008/9 küresel finans krizi, dolar bazlı ödeme akışlarının hiç de güvenli olmadığını kanıtladı. Kriz, uluslararası iş birliği ve devasa devlet kredileriyle nispeten hızlı kontrol altına alınsa da, biriken borçlar benzer bir kurtarma operasyonunun gelecekte tekrarlanıp tekrarlanamayacağı konusunda şüphe uyandırıyor.

Nvidia, Meta ve Google gibi Amerikan teknoloji şirketleri, bugün 90’lardaki “dot-com” patlamasındaki Cisco veya WorldCom kadar şişirilmiş durumda. Bu tür balonların patlaması, üretim ve istihdam için öngörülemez sonuçlar doğurabilir. İran savaşıyla bağlantılı petrol fiyatlarındaki artışın borsa ve tahvil piyasalarını germesi tesadüf değil. Yatırımcıların hemen paniğe kapılmaması, 2008/9 krizinden daha büyük sorunlarla boğuşan hükümetler ve merkez bankaları için bir şans. Birincisi, son finans krizinden kalan borç yükü altındalar. İkincisi, piyasaları dengelemek için atılacak genişlemeci adımların enflasyonu hortlatmasından korkuyorlar. Üçüncüsü, ABD uluslararası ilişkileri o kadar bozdu ki, koordineli bir istikrar önlemi almak neredeyse imkânsız. Belki de Amerikan burjuvazisinin lider çevreleri artık uluslararası, hatta ulusal düzeyde bu tür dengeleyici önlemleri istemiyor bile.

“Teknoloji çılgınları” (tech bros), petrol baronları ve finans manipülatörlerinden oluşan bir koalisyon, dünyayı kendi keyiflerine göre şekillendirememe ve sömürememe beceriksizliğini bir “erdem”e dönüştürdü. Devasa servetlerinin kriz zamanlarında bile kendilerini zirvede tutacağından emin bir şekilde, riskli işlere giriyor ve Trump’ın, vaktiyle ABD’nin kendi çıkarı için kurduğu dünya düzenini yıkan saldırgan politikalarını destekliyorlar.

Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ

Diğer yazıları

Çernobil’in 40. yılı: Temiz enerji değil sömürü projesi – Sedat Başkavak

Bugün, 1986 yılında meydana gelen Çernobil Nükleer Santrali patlamasının...

Palantir ve güç istemi – Filiz Zabcı

Batı’nın Aydınlanma geleneği bireyi devlete karşı koruyan mekanizmalar üzerine...

40. yılında Çernobil ve nükleer meselesi – Bayazıt İlhan

Yaşanan en büyük nükleer felaket olan Çernobil Nükleer Güç Santrali kazasının üzerinden tam...

Palantir’in ‘teknolojik cumhuriyet’ manifestosu üzerine – Mahir Ulutaş

2003 yılında Peter Thiel tarafından kurulan, merkezi Silikon Vadisi’nde...

Çernobil’in 40. yılı – Mehmet Horuş

Çernobil nükleer felaketinin üzerinden 40 yıl geçti. Her yıldönümünde...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,970TakipçilerTakip Et
823AboneAbone Ol

Son eklenenler

İran, savaşı kaybetmedi – Evren Balta

İran askeri olarak ağır darbe aldı ama siyasi olarak...

Suikastlerle Amerikan gerçeği civarında dolaşmak – Özkan Yıkıcı

Tartışılmaz şekliyle Amerika, sistemin süper gücüdür. Gerilemekte olan son...

Facebook; Sessizleşdirilen Cemaad – Halil Karapaşaoğlu

Gıprızlılara facebook üzerinden Hindistan merkezli şirkedler tarafından sisdematig bir...

Çernobil’in 40. yılı: Temiz enerji değil sömürü projesi – Sedat Başkavak

Bugün, 1986 yılında meydana gelen Çernobil Nükleer Santrali patlamasının...

Statüko İçinde Yozlaşma ve Erhürman’ın Gözlemleri – Niyazi Kızılyürek

Ünlü Fransız düşünür Alain Badiou “yozlaşmaya” dair şöyle der:...

Hürmüz’den kaçış koridorları ve rekabet – Fehim Taştekin

Düne kadar genişletilmiş Orta Doğu’da “Her Şey İsrail İçin”...

Palantir ve güç istemi – Filiz Zabcı

Batı’nın Aydınlanma geleneği bireyi devlete karşı koruyan mekanizmalar üzerine...

40. yılında Çernobil bize ne anlatıyor? – Özgür Gürbüz

Çernobil nükleer santral kazasının üzerinden 40 yıl geçti. Radyoaktif...

Canlı yayın