Bugün, 1986 yılında meydana gelen Çernobil Nükleer Santrali patlamasının 40. yılı. 26 Nisan gecesi Çernobil Nükleer Santrali’nin 4. reaktöründeki patlama sonucu, 2 bin tonluk çatı havaya uçarken, reaktördeki erime nedeniyle Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının yaydığı radyasyonun daha fazlası, suya ve toprağa karıştı. Nükleer tesiste görevli 444 işçiden 28’i üç gün içinde hayatını kaybetti. Bölgenin tasfiyesinde görev alan 830 bin kişiden yaklaşık 125 bini sonraki 20 yılda hayatını kaybederken, bazı kaynaklar toplamda 200 bin kişinin bu patlama nedeniyle hayatını kaybettiğini, 70 binden fazla kişinin de kalıcı olarak sakat kaldığını öne sürüyor.
Dünyada nükleer felaket deyince akla sadece Çernobil gelse de aslında daha pek çok örnek sayılabilir. Bunlardan en dikkat çekeni Fukuşima Nükleer Santrali’dir. Japonya’da deprem sonrası oluşan tsunaminin taşıdığı deniz suyu nükleer santrali basınca reaktör eridi. Felakete ilk müdahaleyi yapan 400 kişi yüksek doz radyasyona maruz kalırken, ilk etapta 160 binden fazla insan yaşadıkları yerden ayrılmak zorunda kaldı.
Birleşik Krallık’ta meydana gelen nükleer kaza ise yangın şeklinde olurken, 500 kilometre yakınındaki tüm sütlerin bozulduğu ve yangın sebebiyle 240 kişinin kanser olduğu biliniyor.
1987’de Brezilya’daki Goiânia nükleer kazasında 4 kişi ölürken 112 bin kişi radyasyondan etkilendi.
Çernobil ilk değildi, son da olmadı. Her nükleer kaza sonrası hava, su ve toprak radyasyona maruz kaldı. Çernobil patlaması sonrası radyasyon yüklü bulutlar bir hafta sonra Türkiye’ye ulaştı. 3 Mayıs 1986’da Karadeniz’den Trakya’ya, İç Anadolu’dan İskenderun Körfezi’ne kadar geniş bir alan radyasyon yüklü bulutlarla kirlendi.
Dönemin TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) Başkanı radyasyonlu bulutların etkisini yitirdiğini söylese de yağmur bulutlarıyla ülkeyi kaplayan radyasyon; suyu, toprağı ve tarım ürünlerini kirletti. Dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral “Türkiye’de radyasyon vardır diyen dinsizdir” derken, 14 Ağustos’ta üniversitelerde radyasyonla ilgili izinsiz yayın yapılmasını yasakladılar.
İçeride halkı ve üniversiteleri susturmaya çalışsalar da yurt dışına ihraç edilen tarım ürünleri geri döndükçe korku ve kaygı büyüyünce, Bakan Cahit Aral “Radyasyon yok, çayınızı korkmadan için” diyerek gazetecilerin önünde çay içmişti. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, “Yayıldıkça etkisi azalıyormuş” derken, cunta lideri Kenan Evren “Biraz radyasyondan zarar gelmez” demişti.
O dönem Fransa, ABD’ye ihraç ettiği kekikler az gelince Türkiye’den kekik alıp ABD’ye satmış, fakat ABD, radyasyonlu diye bu kekikleri iade etmişti. İhraç edilen fındıklar iade edilince de bir karmaşa yaşandı. 130 bin ton fındık yeniden ihraç edilirken, 10 bin tonu da ülke içinde okullarda dağıtıldı. Almanya radyasyon içeren 62 ton çayı geri yollayınca, o yıl toplanan 145 bin ton çay, “harmanlanınca radyasyon azalıyor” denilerek önceki yıldan kalma 55 bin ton çayla harmanlanıp piyasaya sürüldü.
Radyasyonun tarıma uzun vadeli etkisi ise 1996’da raporlandı. Çernobil ve etkileri üzerine inceleme yapılması için oluşturulan ODTÜ ekibinde yer alan İnci Gökmen, “Sezyum elementinin yüzde 85’inin toprağın üst 12 santimetresinde, toprakta ve yosunda tespit edildiğini” açıkladı. Tıpçılar “Sezyum organ seçmez” diyerek insan vücudunda her yere yerleşebileceğini söylüyor.
Nükleer santrallerin bunca zararı gündeme geldiğinde Akkuyu NGS (Nükleer Güç Santrali) başta olmak üzere inşa edilen NGS’ler için ilk savunma “bunlar yeni nesil nükleer reaktör” oluyor. Oysa nükleer santraller her kaza sonrası, yeni bir sorunu gündeme getiriyor. Örneğin Fukuşima Nükleer Santrali inşa edilirken denizde oluşabilecek tsunami bile düşünülmüş ve NGS’nin önüne 6 metrelik duvarlar örülmüştü. Fakat tsunami dalgaları 17 metre boyuna ulaşınca denizden gelecek dalgaları engelleyecek duvar kaldırım taşı gibi kaldı ve sonuç bir felaket oldu. Nükleer santral inşa ve işletim süreçlerinin şeffaf ve denetlenebilir olmadığı da bir diğer gerçektir. Çernobil’de meydana gelen patlamanın gizlenerek günler sonra ilan edildiği, Fukuşima’da nükleer kaza olmaz diyen işletici şirket TEPCO’nun da ’98’de “reaktörde çatlak var” diyen işçiyi işten atarak çatlağı gizlediği bilinmektedir.
Akkuyu’daki nükleer santrali Ruslar yapıyor, onlar işletecek. Türkiye 15 yıl boyunca üretilen elektriğin yüzde 50’sini alacak hem de iki katı fiyatına. Dünyada elektriğin ortalama fiyatı 4-5 dolar/cent ve Türkiye’de ise ortalama fiyatı 6,7 dolar/cent seviyesindedir. Akkuyu NGS’den 12,35 dolar/cent’ten elektrik alınacak. Dünya ortalamasının 2-3 katı fiyata alınan elektriğin fiyatı, dolar arttıkça da artacak demektir. Elektriğin fiyatı arttıkça enerji giderleri artacak, işçiye, emekçi halka ayrılmayan kaynaklar Rus devlet kuruluşu ROSATOM’un kasasına aktarılacak. Santralde kullanılacak nükleer yakıt çubuklarının, Erdoğan ve Putin’in katıldığı törenle teslim alındığı düşünüldüğünde Rusya yakıt vermezse yakıtı da olmayan bir nükleer santral inşa ediliyor. Elektrik dayatılan yüksek fiyattan alınacak, santral Rusların malı, yakıt çubuklarını onlar verecek; buna bağımsız enerji demek için kör olmak lazım.
Denizin yanında konumlanan Fukuşima Nükleer Santrali’nin elektriği tsunami nedeniyle kesilip jeneratörler de devre dışı kalınca reaktör çekirdeği soğutulamadığı için eridi ve nükleer felaket yaşandı. Nükleer santrallerin soğutma suyu için elektriğe, bu elektrik için de başka bir kesintisiz elektrik kaynağına yani termik santrale ihtiyaç var. Bu durumda yakıt çubuğunun, sızıntısının, patlamasının yaratacağı kirliliğin yanı sıra soğutma suyu için kullanılacak fosil yakıtın yaratacağı kirlilik de işin diğer bir yanıdır. Halka temiz enerji diye pazarlanan NGS’nin, patlamasa bile temiz olması mümkün değildir.
Halkı ikna etmenin bir aracı olarak istihdamı artıracak diyerek üç bin kişi çalışacağı söylense de işletmeye geçtikten sonra 400-700 arası çalışanı olacağı belirtiliyor. Çevresinde yok ettiği tarım alanları, burada çalışan tarım işçileri, tarım üretimi yapıp aile geçindiren köylüler, denizinde balıkçılık yapan balıkçılar ve daha niceleri işsiz, ekmeksiz kalacak, tarımdan kopacak; bunlar hiç konuşulmuyor.
Radyoaktif atıkların en önemli sorun olduğu NGS’lerde, atıklar için en dikkat çekici cevabı Siemens firmasının yetkilisi veriyor. 1998’de nükleer santral ihalesine Fransızlarla ortak giren Siemens firmasının yetkilisi “Türkiye radyoaktif atıklarını Toroslar’ın altına gömebilir” derken dalga geçer gibi “Türkiye’nin parlak zekalı insanları gelecek 20 yılda nükleer atıkların çözümünü bulacaktır” dedi.
Enerjide çözüm olarak nükleer santraller sunulsa da kapitalist sistemde doğa da sömürülecek bir ham madde olarak görülüyor. O nedenle de enerji, bu sömürünün aracı haline geliyor. O zaman şu soruyu sormak lazım: Enerji kimin için? Tüketilen elektriğin neredeyse üç katı kurulu güce sahip olan Türkiye’de, Rusya’nın yaptığı nükleer santralden alınacak elektrikle enerjide bağımlılığın azaltılacağı propagandası da kof bir yalandır. İnsanların ihtiyaçlarına göre ve doğa ile uyumlu bir üretim değil, enerji tekellerinin kârlarına kâr katmak için üretim hesabı yapılıyor. Varlığını doğanın yağmalanması ve insanın sömürülmesi üzerine kuran bu sistemde ne temiz enerji ne de halkın ortak yararı mümkün değildir.
Yaşanan bunca felaketin, yıkımın, talanın ve tahribatın durması politik bir değişim mücadelesi ile mümkündür. İklim değişimine önlem alma çağrısı yaparak Birleşmiş Milletler’de konuşan sermaye işbirlikçisi burjuva siyasi iktidarların imana, insafa ve vicdana gelme olanakları yoktur. O nedenle de tüm bu ölümün, zulmün sorumlusu sistemi değiştirmek gerekir. Bunun için de işçi, emekçi halk kitlelerinin birleşerek ve örgütlenerek insanca yaşayacak bir dünya için mücadele etmeleri gerekir.


