Kıbrıs iktibasYonca ÖzdemirYonca Özdemir yazdı: Azerbaycan-Türkiye Gerginliği: Kardeşlik başka, vesayet başka?!

Yonca Özdemir yazdı: Azerbaycan-Türkiye Gerginliği: Kardeşlik başka, vesayet başka?!

Türkiye’nin başka ülkelerdeki başörtüsü konusuna insan hakları bahanesiyle müdahil olması da Türkiye’deki rejimi demokratik yapmıyor. Nitekim kendi ülkesinde hapishaneleri gazeteciler, muhalif politikacılar ve LGBTQ bireylerle dolduran AKP rejiminin demokrasiyle hiçbir alakası yok. Aksine, o da iktidarını koruma güdüsüyle hareket ediyor. Bir de tabii İslamcı ideolojisiyle…

Orjinal yazının kaynağıkibrisligazetesi.com

Türkiye ile Azerbaycan arasında son zamanlarda esen soğuk rüzgârlar, başörtüsü tartışmasıyla iyice sertleşmiş durumda. Yıllardır “tek millet, iki devlet” diye nitelendirilen bu ilişkide şimdi iki ayrı devlet olmanın ne anlama geldiği tartışılıyor. Bakü’nün itirazı oldukça açık: Yakın olabiliriz, kardeş de olabiliriz; ama bu sana benim yaşam tarzıma karışma hakkı vermez. Bu sözler bize tanıdık gelmiyor mu? Daha geçen yıl KKTC’de de başörtüsü üzerinden benzer bir gerilim yaşamıştık. Tabii, arada önemli bir fark var: Azerbaycan’ın Ankara’ya karşı çıkarken dayanabileceği bir devlet gücü ve egemenliği var.

***

Önce neler olduğuna bakalım. Azerbaycan’da 21 Eylül 2026’da devlet okullarındaki kıyafet kuralları değiştirildi. Başörtüsü metinde açıkça yasaklanmıyordu; ancak okul üniformasının bütünlüğünü bozan ve laik eğitim anlayışına aykırı görülen ek kıyafetlere izin verilmiyordu. Ardından başörtülü öğrencilerin bazı okullara alınmadığı haberleri geldi. 6 Ekim’de öğretmenlerin kıyafetlerine de laiklik şartı getirildi. Okul önlerinde protestolar, gözaltılar derken mesele kısa sürede ülke sınırlarını aştı.

Türkiye’den Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral ve AKP’li Leyla Şahin Usta gibi isimler uygulamaya tepki gösterdi. Fakat Bakü’den buna sert bir karşılık geldi. İktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi (YAP), 13 Ekim’de yayımladığı açıklamada, AKP’ye yakın medya ve siyasetçileri Azerbaycan’ın içişlerine karışmakla suçladı. Müslüman ülkeler arasındaki dayanışmanın hegemonya arayışıyla bağdaşmadığını söyledi. Ve yıllardır tekrar edilen o ifadeyi Ankara’ya hatırlattı: Kardeşlik, birinin diğerine kendi siyasi ve ideolojik tercihlerini kabul ettirmesi anlamına gelemezdi.

Üstelik iş açıklamalarla da kalmadı. Azerbaycan makamları, 20 Ekim’de Türkiye’deki yedi kişi hakkında anayasal düzeni zorla değiştirmeye çağrı ve dinî nefreti körükleme suçlamalarıyla uluslararası arama kararı çıkarıldığını duyurdu. Ertesi gün de aralarında Fatih Erbakan ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun da bulunduğu 31 Türk vatandaşının ülkeye girişi yasaklandı.

Bu sırada, ilginç bir şekilde, Ankara’nın dili çok daha yumuşak ve temkinliydi. Hakan Fidan, 14–15 Ekim’de Erdoğan’ı temsilen Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (CICA) için Bakü’ye gitti ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’le görüştü. Ziyaretin resmî amacı bu zirveydi, fakat böyle bir ortamda ikili temasların önemi de ortadaydı. Lakin, Türkiye tarafında kardeşlik vurgusu sürerken Azerbaycan tarafında giderek daha yüksek sesle “İçişlerime karışma” deniyordu.

***

Hatırlarsınız, KKTC’de de 2025 baharı benzer tartışmalarla geçmişti. İrsen Küçük Ortaokulu’nda başörtülü bir öğrencinin kıyafeti üzerinden çıkan anlaşmazlığın ardından hükümet, 14 Mart’ta yayımlanan tüzük değişikliğiyle ortaokul ve liselerde dinî gerekçelerle başın örtülmesine olanak sağladı. Bu değişikliğin arkasında kimlerin olduğu, hükümete bu yönde kimlerin baskı yaptığı ise aşikârdı. Öğretmen sendikaları KTÖS ve KTOEÖS buna laik eğitim ve çocuk hakları gerekçeleriyle karşı çıktı. İlk düzenleme tepkiler üzerine geri çekildi. Fakat hükümet vazgeçmedi. 8 Nisan’da yeni bir tüzükle liselerde inanca uygun kıyafetlere izin verildi; ortaokullarda üniforma kuralları okul yönetimlerine bırakıldı.

Hükümet düzenlemeyi inanç özgürlüğü gerekçesiyle savunurken, sendikalar ve muhalefet bunu Ankara’nın toplumun laik yapısını dönüştürme çabalarının bir parçası olarak görüyordu. Mesele hızla birikmiş başka rahatsızlıkları da harekete geçirdi. Kendi okullarımızda hangi kuralların uygulanacağına kim karar verecekti? Kendi yaşam biçimimiz üzerinde ne kadar söz sahibiydik? Grevler ve kalabalık protestolar düzenlendi. Türkiye Büyükelçiliğinin sürece müdahale ettiğini savunan sendikalar, elçiliğin önüne de gitti. İtiraz artık yalnızca KKTC hükümetine değildi.

Erdoğan’ın 3 Mayıs’taki ziyareti sırasında başörtüsüne müdahale edenlerin karşılarında Türkiye’yi bulacağını söylemesi ise Ankara’nın tavrını açıkça ortaya koydu. Kıbrıslı Türklerin kendi eğitim sistemleriyle ilgili bir tartışmada Türkiye Cumhurbaşkanı doğrudan taraf olmuştu. Üstelik karşı çıkanlara sınırlarını hatırlatan bir dille. Böyle bir çıkış, zaten müdahale edildiğini düşünen kesimlerin kaygısını iyice artırdı.

Ama hikâye burada bitmedi. Öğretmen sendikalarının açtığı dava sonucunda Anayasa Mahkemesi, 25 Eylül 2025’te tüzük değişikliğini ikiye karşı üç oyla iptal etti. Burada önemli bir ayrıntıyı atlamayalım: Mahkeme çoğunluğu başörtüsüne izin verilmesini laikliğe aykırı bulmadı. İptalin gerekçesi, hükümetin yetkisini aşmasıydı. Temel haklarla ilgili böyle bir düzenlemenin çerçevesini önce Meclis yasayla belirlemeliydi. Yine de sonuç açıktı: Ankara’nın desteklediği düzenleme, örgütlü toplumun mücadelesiyle yargıya taşınmış ve iptal edilmişti. Demek ki bütün bağımlılığa rağmen itiraz etmenin, örgütlenmenin ve hukuk yolunu zorlamanın bir karşılığı olabiliyordu.

***

İki örnekte de başörtüsünün çok ötesine uzanan bir meseleyle karşı karşıyayız. AKP, Türkiye’deki siyasi mücadelesinin önemli bir parçası olan başörtüsü konusunu, yakın ilişki içindeki başka toplumların gündemine de aynı anlamlarla taşıyor. Oysa bu toplumların tarihleri, laiklik anlayışları ve dinle kurdukları ilişkiler farklı. Başörtülü bir öğrencinin eğitim hakkını savunmak ayrı; buradan hareketle başka bir toplumun nasıl yaşayacağına yön vermeye kalkışmak ayrı. AKP’nin İslamcı ve müdahaleci siyasetinin tepki çektiği nokta tam da burada.

Elbette iki tepkiyi birbirine eşitleyemeyiz. KKTC’deki hükümet Ankara’yla aynı taraftayken karşı çıkanlar ağırlıklı olarak sendikalar, muhalefet ve sivil toplumdu. Azerbaycan’da ise Ankara’ya sınır çizen, Aliyev yönetiminin ta kendisi. Üstelik Aliyev’in laikliği savunması onu demokrat yapmıyor. Azerbaycan Türkiye’den de daha otokratik bir rejime sahip. Dinî örgütlenmeyi denetim altında tutmak, Aliyev’in otoriter yönetimini koruma kaygısının da bir parçası. Azerbaycan yönetiminin laiklik konusundaki hassasiyetinin temelinde, Sovyetler Birliği döneminin toplumsal mirası yatıyor. Ayrıca Aliyev yönetimi dini örgütlenmenin, özellikle İran bağlantılı Şii siyasi hareketlerin, bağımsız bir iktidar odağı hâline gelmesini güvenlik tehdidi olarak görüyor.

Türkiye’nin başka ülkelerdeki başörtüsü konusuna insan hakları bahanesiyle müdahil olması da Türkiye’deki rejimi demokratik yapmıyor. Nitekim kendi ülkesinde hapishaneleri gazeteciler, muhalif politikacılar ve LGBTQ bireylerle dolduran AKP rejiminin demokrasiyle hiçbir alakası yok. Aksine, o da iktidarını koruma güdüsüyle hareket ediyor. Bir de tabii İslamcı ideolojisiyle…

***

Azerbaycan’ın Türkiye’ye neden bu kadar rahat karşı çıkabildiğini anlamak ise hiç zor değil. Karşımızda uluslararası alanda tanınmış, egemen bir devlet var. 2020’de Ermenistan’la yaptığı savaş ve 2023’te Karabağ üzerinde tam kontrol sağlaması, Bakü’nün özgüvenini iyice artırdı. Petrol ve doğalgaz gelirleri var. Silah satın alabiliyor, farklı güçlerle ilişkiler geliştirebiliyor. Türkiye açısından da enerji ve ulaşım yolları bakımından önemli bir ortak. Dolayısıyla Azerbaycan artık korunup kollanması gereken bir “küçük kardeş” olarak görülmek istemiyor.

Azerbaycan, Türkiye’nin sürekli Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’a ne kadar yardım ettiğini vurgulamasından da rahatsız. Aliyev’in 2 Ekim’deki YAP kongresinde yaptığı silah açıklamasını da böyle okuyabiliriz. Aliyev, “Bütün silahlarımızı dünya piyasa fiyatlarından, son mermiye kadar kendi paramızla aldık,” dedi. Hatta indirim görmediklerini, bazen piyasa fiyatının üzerinde ödeme yaptıklarını söyledi. Kimsenin himayesine ihtiyaç duymadıklarını da vurguladı. Doğrudan Türkiye’nin adını vermediğini, ama okların Türkiye’yi hedeflediği çok açıktı. Bu söylemin siyasi anlamı özetle şuydu: “Parasını ödeyerek aldığımız silahlar, kimseye bize karışma hakkı vermiyor. Desteğinizi önemsiyoruz diye size sürekli minnet duymak ve her tercihinize uymak zorunda değiliz.”

Azerbaycan’a kıyasla Türkiye hâlâ daha büyük bir ekonomi ve daha güçlü bir askerî ve diplomatik aktör. Fakat Bakü zaten bunu reddetmiyor. Sadece daha güçlü olanın daha küçük olana hayatını nasıl düzenleyeceğini söylememesini talep ediyor. Azerbaycan kardeşliği reddetmiyor; kardeşliğin ağabeylik hakkına dönüşmesini reddediyor. Benim bu gelişmelerden çıkardığım anlam şu: Azerbaycan, Türkiye’yle yan yana durmak istiyor, onun gölgesinde değil.

İsrail meselesi de bu tutumun dış politikadaki bir yansıması. Erdoğan İsrail’i sert biçimde eleştirirken, Aliyev İsrail’le savunma, enerji ve istihbarat işbirliğini artırarak sürdürüyor. İsrail’den aldığı silahlar ve teknoloji, İran’a ilişkin güvenlik kaygıları, kendi çıkar hesabında önemli yer tutuyor. Ankara’nın Filistin söylemi bu hesabı değiştirmeye yetmiyor. Bakü İsrail’le ilişkileri karşılıklı çıkarlar üzerinden savunuyor. Azerbaycan, müttefik olmanın her konuda aynı dış politikayı izlemek anlamına gelmediğini de fiilen gösteriyor.

İşin çelişkili tarafı da şu: Azerbaycan petrolünün İsrail’e ulaşmasında Türkiye’deki Ceyhan Limanı ve Bakü–Tiflis–Ceyhan hattı rol oynuyor. Yani siyasi söylemdeki sert ayrışmaya rağmen ekonomik bağlantılar çalışmaya devam ediyor. Bu yüzden Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinde bir kopuş beklenmiyor. Muhtemelen yakında yeniden kardeşlik açıklamaları duyarız. Ama bu açıklamalar, Bakü’nün eşit muamele talebinin ortadan kalktığı anlamına gelmeyecek ve muhtemelen Türkiye bu konuda Azerbaycan’ın hassasiyetlerine karşı daha dikkatli davranmaya başlayacak. Ne güzel! Aynen iki eşit egemen devlet arasında olması gerektiği gibi.

***

Şimdi aynı açıdan KKTC’ye bakalım. Azerbaycan silahlarını kendi parasıyla aldığını vurgulayabiliyor. KKTC ise kamu maliyesinde, yatırımlarda ve güvenlikte Türkiye’nin desteğine bağımlı. Yalnızca Türkiye tarafından tanınıyor olması da alternatiflerini iyice daraltıyor. Örneğin, 2025 mali işbirliği anlaşması kapsamında, ağırlığı hibelerden oluşan yaklaşık 21 milyar liralık kaynak tahsis edildi. Bu koşullarda Ankara’ya “Desteğini alırım ama siyasetime karışamazsın” diyebilmek, Bakü’deki kadar kolay mı? Tabii ki değil!

KKTC’nin bağımsızlık ve egemenlik söylemiyle günlük gerçekliği arasındaki mesafe tam burada ortaya çıkıyor. Kendi seçimleri ve kurumları var; ama dış politikada, güvenlikte ve mali konularda Türkiye’den bağımsız hareket edebilme imkânları çok sınırlı. “Anavatan–yavru vatan” dili bu eşitsizliği sevecen bir aile ilişkisi gibi anlatabilir. Fakat bu aile benzetmesi, kimin kaynak sağladığını ve kimin kararları etkileyebildiğini değiştirmiyor.

Buna rağmen Kıbrıslı Türkler susmuyor. Sendikalarıyla, sivil toplum örgütleriyle, sokakta ve mahkemede kendi yaşamlarına sahip çıkmayı sürdürüyorlar. Başörtüsü krizinin nasıl sonuçlandığı da bu çabanın küçümsenmemesi gerektiğini gösteriyor. Azerbaycan’ın devlet gücüyle söylediği “Bana karışma” sözünü, Kıbrıslı Türkler çok daha dar bir alanda ve çok daha sınırlı imkânlarla söylemeye çalışıyor.

Bence iki hikâyeyi birlikte düşündüğümüzde gördüğümüz tam olarak bu. AKP’nin kendi ideolojik tercihlerini yakınındaki toplumlara taşıma çabası kabul görmüyor ve tepki topluyor. Azerbaycan’ın bu müdahaleye karşı koyabilecek maddi ve diplomatik gücü var ve dolayısıyla doğrudan tepki gösteriyor. Kıbrıslı Türklerin ise güçlü bir örgütlenme geleneği ve kendi hayatlarına kendilerinin karar vermesi isteği var; sivil toplum eylemleriyle tepki gösteriyorlar. Her iki durumda da yükselen itiraz aynı: Türkiye’yle yakın olmak, kendi hayatımız üzerinde söz sahibi olmaktan vazgeçmek anlamına gelmiyor.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Yonca Özdemir yazdı: Dünyada Z Kuşağı Protestoları, Gençlerin Büyüyen Hoşnutsuzluğu ve Değişim Talebi

Dünyada Z Kuşağı Protestoları: Gençlerin Büyüyen Hoşnutsuzluğu ve Değişim...

Yonca Özdemir yazdı: Hindistan’dan Fransa’ya Z kuşağı protestoları: Gençlerin artan değişim talebi

Son yıllarda pek çok ülkede gençlerin, özellikle de Z...

Yonca Özdemir yazdı: Canavarlar çağında barışı aramak: 81. BM Genel Kurulu’ndan notlar

Son haftanın dünya gündeminin ağırlık merkezi şüphesiz New York’taki...

Yonca Özdemir yazdı: Gemi faciasının düşündürdükleri: Ya birleşik Kıbrıs olarak AB üyesi olsaydık?

Aradan iki hafta geçti ama gemi faciasının etkisi hâlâ...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
4,266TakipçilerTakip Et
1,080AboneAbone Ol

Son eklenenler

Şener Elcil yazdı: “Bu Beni Geçti Be!”

Geçtiğimiz yıl İngiliz Yüksek Komiserliği’nin her yıl düzenlediği geleneksel...

Ertan Erol yazdı: İspanya seçimleri ve Milei’nin ziyareti

İspanya 29 Kasım’da erken genel seçimlere giderken ve ülkedeki...

Kansu Yıldırım yazdı: Küresel borç ve jeopolitik şoklar

Emperyalist devletler ile bölgesel güçler arasındaki jeopolitik gerilimler, jeoekonomik...

Özkan Yıkıcı yazdı: Brezilya’dan Sırbistan’dan gelen seçim sonuçları

Pazar gecesi gözlerimi yumarken, pazartesi günü sabahı beklediğim birkaç...

Özkan Yıkıcı yazdı: Avrupa rüzgârında gerçekleri yakalarken

Son haftaların adeta tekrarlanan süreci yeniden yaşandı. Başta Fransa,...

Niyazi Kızılyürek yazdı: Dönüşümlü Başkanlık Meselesi ve Liderlerin Tavrı Üstüne

Kıbrıs’ta Dönüşümlü Başkanlık (DB) diye bir “mesele” vardır. “Sorun”...

Fehim Taştekin yazdı: Doğu Akdeniz kumarında Libya ile bir el daha

Libya’yı 15 yıldır yabancı güçlerin çıkar rekabeti, farklı grupların...

Halil Karapaşaoğlu yazdı: Akıncı’dan Aliyev’e; “Üş Devled Teg Milled”

Azerbaycan’da başörtüsüynan ilgili megdeblerde yapılan uygulamalardan soğram Türkiya ve...

Canlı yayın