Emperyalist devletler ile bölgesel güçler arasındaki jeopolitik gerilimler, jeoekonomik boyutta yeni sorunlara yol açıyor. Bölgesel savaşlar, ticari ve teknolojik rekabet, askerî harcamalar ve nadir toprak elementleri gibi stratejik kaynaklar üzerindeki hakimiyet mücadeleleri ulusal ekonomileri etkisi altına alıyor. Bu gelişmelerin önemli sonuçlarından biri küresel ve ulusal borç kırılganlıklarıdır. Borç konusu önemlidir çünkü mali bir yükümlülük olmanın ötesinde, devletler arasındaki bağımlılık ilişkilerini ve politika yapım süreçlerini doğrudan etkileyen siyasi-müdahale mekanizmasıdır.
OECD, IMF ve Dünya Bankası’nın son raporları, küresel ekonomideki görece sakinliğin altında biriken kırılganlıklara işaret ediyor ve söz konusu kırılganlıkların yeni jeopolitik şoklarla ilerlediği görülüyor. Son dönemde uluslararası para ve finans kurum yetkililerinin ağzından düşürmediği “dirençlilik” kavramı tam da bu aşamada kırılganlıklara istinaden devreye giriyor çünkü üretim, uluslararası finans ve askerî gücün iç içe geçtiği hiyerarşik yapıda borç sorunu belirleyici bir hal alıyor.
Dünya sisteminde merkez ülkelerde borcun çevrilmesi ve yatırımcı tabanının değişmesi, çevre ülkelerde ise dış finansmana erişim ve döviz likiditesi farklı biçimlerde gerçekleşiyor. Küresel borçları ve emperyalist sistemdeki yapısal sorunları Costas Lapavitsas’ın “bilanço emperyalizmi” (Balance-Sheet Imperialism) teorisi üzerinden inceleyebiliriz.
OECD: Rekor borçlanma ve artan yeniden finansman riski
OECD’nin Mart 2026 tarihli “Global Debt Report” raporuna göre devlet ve şirket tahvil piyasalarının toplam büyüklüğü 109 trilyon dolara ulaştı. Hükümetlerin ve şirketlerin 2026’da piyasalardan 29 trilyon dolar borçlanması bekleniyor. OECD ülkelerinde merkezi hükümetlerin borçlanması 2022’de 12 trilyon dolardan 2025’te 17 trilyon dolara çıktı. 2026’da OECD hükümetlerinin borçlanmasının yaklaşık yüzde 78’inin mevcut borçların çevrilmesine ayrılması öngörülüyor. OECD ülkelerinde merkezi hükümet borcunun GSYİH’ye oranının ise 2026’da yüzde 85’e yükselmesi bekleniyor.
OECD raporunun en önemli bulgusu borç dinamiğindeki değişim. Mevcut borçların çevrilmesi, borçlanma maliyetlerinin yükseldiği ve vadelerin kısaldığı koşullarda bu işlem daha fazla risk demek. Uzun vadeli faizlerin yükselmesi, borçluları daha kısa vadeli finansmana yöneltiyor. Merkez bankalarının tahvil varlıklarını azaltmasıyla fiyata duyarlı hedge fonlar ve “kaldıraçlı yatırımcılar” piyasadaki boşluğu dolduruyor ancak bu da finansal risk anlamına geliyor.
Şirket borçlanması da bu tablonun bir diğer parçası. OECD’ye göre şirketlerin tahvil ve sendikasyon kredisi piyasalarından sağladığı finansman 2025’te 13,7 trilyon dolara ulaştı. Son yıllarda sıkça tartışıldığı üzere 9 büyük teknoloji tekelinin 2026-2030 dönemi için öngördüğü (tahvil piyasalarından borçlanma, yazılım, veri merkezi inşaatları, teknolojik altyapı yatırımları dahil) yatırım harcaması 4,1 trilyon dolar civarında.
Merkez ülkelerin de artan borç ve yeniden finansman riskleriyle karşı karşıya olması, uluslararası finansal sistemdeki eşitsizlikleri ortadan kaldırmıyor. Lapavitas’ın tezinden ilerlersek, ABD gibi dünya parasını ihraç eden ve derin finans piyasalarına sahip ülkeler kendi para birimleriyle borçlanabilmeleri ve kriz dönemlerinde dolar likiditesine erişebilmeleri sayesinde farklı bir konumda bulunuyor. Bu ayrıcalık ABD’nin bütün ekonomik sorunlarını ortadan kaldırmasa da finansal krizlerin yönetilmesinde önemli bir avantaj sağlıyor.
IMF: Mali alanın daralması ve jeopolitik şoklar
IMF’nin bulgularının ve tahminlerinin OECD’nin tespitleriyle uyumlu görünmesine karşılık ABD-İran savaşı, Hürmüz Boğazı krizi gibi jeopolitik riskler daha fazla denklemin içindedir. Küresel kamu borcu 2025’te GSYİH’nin yüzde 94’ünün hemen altına çıktı ve 2029’da yüzde 100’e ulaşacak. Bu, geçen yılki tahminden bir yıl daha erken ve bu düzey daha önce İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından görülmüştü. Küresel mali tampon 10 yıl önce GSYİH’nin yüzde 1’inin üzerindeyken bugün sıfıra yakın.
Kısacası dünya bir şok geldiğinde kullanacağı alanı büyük ölçüde tüketmiş durumda. Son dönemde “dirençlilik” dışında sermaye kurumlarının temsilcilerinin de kullandığı diğer bir terim olan “interregnum” (fetret) burada devreye giriyor; küresel sistemde kimin hegemon güç olacağının ötesinde krizler karşısında kullanılacak kapasitenin tükenmeye başlaması devletleri daha savaşkan rejimlere doğru yöneltiyor.
IMF, bölgesel savaşların mali kırılganlıkları artırdığını artık daha yüksek perdeden ifade ediyor. Savunma, enerji ve lojistik maliyetlerine ilaveten artan faiz yükü, başta enerji ithalatçısı ülkeler olmak üzere pek çok ülkede bütçe dengesini bozuyor. IMF, petrolün 2027’ye kadar varil başına 100 doların üzerinde kalması hâlinde küresel ekonominin durgunluğun eşiğine gelebileceği uyarısında bulundu. Fiscal Monitor’daki yüksek riskli senaryoda petrol fiyatları 2027’de öngörülenin yüzde 100 üzerinde kalıyor. Şayet bu durum gerçekleşirse “riskteki borç” GSYİH’nin yüzde 120’sini aşabilir ve artışın en büyük kısmı -Türkiye’nin de arasında olduğu- gelişmekte olan ekonomilerde yaşanır.
IMF’nin Ekim 2026 “Dünya Ekonomik Görünümü” de aynı atmosferi yansıtıyor. Küresel büyüme 2026’da yüzde 3,1’e yavaşlıyor, 2027’de yüzde 3,4’e toparlanıyor; manşet enflasyonun bu yıl yüzde 4,7’ye yükselmesi bekleniyor. Burada ayrıca belirtmek gerekir ki, büyümenin ülkesel bazda dinamosu Çin’in de olduğu Asya-Pasifik bölgesi olmuştu ancak yavaşlama buraya da sirayet etmiş durumda. Çin ve Hindistan dahil olmak üzere Küresel Güney ekonomilerinin ortalama büyüme oranı 2025’teki yüzde 4,5’ten yüzde 3,7’ye düşeceği tahmin ediliyor.
Büyümenin coğrafi görünümü daha eşitsiz bir görünüm arz ediyor: Yapay zekâ yatırımlarından yararlananlar, enerji ithalatçısı ve düşük gelirli ülkelerden daha iyi performans sergiliyor. Ekim ayındaki Bangkok toplantılarında IMF, yükselen faiz maliyetlerinin etkisinin hemen görünmediğini çünkü hükümetlerin borçlarını vadeler doldukça kademeli olarak yenilediğini, bunun borç servisi maliyetlerini zamanla artırdığını belirtti. Bu, OECD’nin “kısa vadeye kayış” uyarısının tamamlayıcısı niteliğindedir. IMF’nin mali işler direktörü, tahvil piyasasında hedge fonlar gibi yatırımcıların payının büyümesini, bunların borcu uzun vadede elinde tutacak “sağlam eller” olmadığını söyleyerek eleştirdi. Borç vadesinin kısalması da kısa vadeli faizlerin borç dinamiklerine daha hızlı yansımasına yol açıyor.
IMF’nin politika tavsiyesi ise dikkat çekicidir; yapısal uyum programlarıyla cisimleşen yıkım politikalarına nazaran sosyal odaklı bir kılıfa girmiştir. Enerji fiyatlarını yapay olarak baskılayan geniş sübvansiyonlardan kaçınılmak gerektiğini, bunun yerine hedefli ve geçici nakit transferleri getirilmesi öneriliyor. Sübvansiyonların talebi canlı tutması ve küresel fiyat baskısını artırması gerekçe olarak sunuluyor.
Bir başka örnek IMF Müdürü Kristalina Georgieva Eylül ayındaki bir konuşmasıdır. Georgieva “Eğer yapay zekâ işgücü piyasasının orta kesimini boşaltacaksa, kişisel gelir vergilendirmesinin geleceğini şimdiden düşünmeye başlamamız iyi olur.” şeklinde bir tavsiyede bulundu. Her iki tavsiye de servet vergisinden teknolojik rant vergisine dek farklı mekanizmaları içermesi açısından önemlidir.
Dünya Bankası: Gelişmekte olan ülkelerden kaynak çıkışı
Dünya Bankası’nın Aralık 2025 tarihli “International Debt Report” raporuna göre gelişmekte olan ülkeler 2022-2024 döneminde dış borçları için aldıkları yeni finansmandan 741 milyar dolar daha fazla anapara ve faiz ödemesi yaptı. Bu, en az 50 yılın en büyük farkıydı. Düşük ve orta gelirli ülkelerin dış borçları için ödediği faiz 2024’te 415,4 milyar dolara ulaştı. Resmi ikili alacaklıların net finansmanının gerilemesi, düşük maliyetli kaynaklara erişimi zorlaştırırken özel alacaklılara bağımlılığı da artırabiliyor.
Dünya Bankası, jeopolitik şoklar yanında bu tablonun jeoekonomik bir yanına işaret ediyor. İkili borç verme akışları -2008 krizinden beri en düşük seviyeye inerek- yüzde 76 oranında azalarak 4,5 milyar dolara geriledi. Ülkeler daha pahalı özel finansmana yönelmek zorunda kaldı; düşük gelirli ülkelerin yüzde 54’ü borç sıkıntısında ya da yüksek borç riski altında. Resmi ikili kredilerin çekilmesi, borç yapısını daha pahalı ve daha kısa vadeli alacaklılara kaydırıyor. 50 ülkede iç borç, dış borçtan hızlı arttı. Banka kredilerini dışlama ve kısa vadeler nedeniyle yeniden finansman maliyetini artırma riski anlamına geliyor. OECD’nin gelişmekte olan piyasalarda gördüğü “yerel para cinsine kayış” eğilimi aynı hikâyenin parçası.
İç kamu borcunun dış borçtan daha hızlı arttığı ülkelerde de farklı sorunlar ortaya çıkabilir. Yerel bankaların devlet tahvillerine yönelmesi, koşullara bağlı olarak özel sektöre kredi akışını sınırlandırabilir. Yerel para cinsinden borçlanma ise döviz riskini azaltırken kısa vadeli yeniden finansman baskısını artırabilir. Borç kırılganlığı bu nedenle sadece borcun büyüklüğüyle açıklanamaz. Borcun para birimi, vadesi, alacaklı yapısı ve ülkenin uluslararası finansmana erişim koşulları birlikte değerlendirilmelidir.
‘Bilanço emperyalizmi’ ve dolar hiyerarşisi
Lapavitsas’ın “bilanço emperyalizmi” yaklaşımı, bu farklılıkları uluslararası para sistemi ile üretim ve finans arasındaki ilişki üzerinden açıklar. Küresel kapitalizmde üretimde yaratılan değer ve artı-değer, finansal ilişkiler aracılığıyla gelecekteki gelirler üzerinde mülkiyet ve alacak haklarına dönüştürülerek, bu hakların küresel ölçekte dolaşımı eşitsiz koşullarda gerçekleşir. Doların dünya parası konumu, ABD finans piyasalarının derinliği ve Federal Rezerv’in likidite sağlama kapasitesi, uluslararası finansal hiyerarşinin merkezinde yer alıyor. Ödeme sistemleri üzerindeki denetim ve finansal yaptırımlar da bu hiyerarşinin jeopolitik araçları arasında bulunuyor.
Bu çerçevede borç, geçmiş harcamaların finansmanı değil, gelecekte yaratılacak gelirlerin hangi koşullarda ve kimlere aktarılacağını belirleyen politik ve ekonomik bir ilişkidir. Dış borç servisi nedeniyle dövize ihtiyaç duyan bir ülke, ihracat gelirlerini artırmak, yeni finansman bulmak veya iç talebi ve kamu harcamalarını sınırlamak zorunda kalabilir. Ne var ki, bu tercihler her ülkede aynı biçimde ortaya çıkmaz. Uluslararası likiditeye bağımlılık, ekonomik politika özerkliğini ve ülkelerin hareket kapasitelerini sınırlandırdığı için finansal hiyerarşi üretim ve gelir dağılımı üzerinde doğrudan etkili hale gelir. Dünya parasını ihraç eden ülkeler ile dış finansmana bağımlı ekonomiler, aynı faiz veya enerji şokuna farklı araçlarla karşılık verir. Emperyalist sistemdeki eşitsizlik bir semptom olup, borç ilişkilerinin uluslararası güç ilişkilerinden bağımsız değerlendirilemeyeceğinin işaretidir.
Sonuç
OECD, IMF ve Dünya Bankası raporlarındaki rakamları burjuva iktisadın dışına çıkarak incelediğimizde küresel borç kırılganlığının borç stoklarının büyüklüğünden kaynaklanmadığı anlaşılabilir. Borçların çevrilmesi daha yüksek maliyetler ve kısa vadelerle gerçekleşirken gelişmekte olan ülkeler pahalı finansman koşullarıyla karşılaşıyor. Jeopolitik çatışmalar ve enerji şokları bu eğilimleri ağırlaştırıyor; ülkelerin krizleri karşılama kapasiteleri arasındaki eşitsizlikleri büyütüyor.
Lapavitsas’ın bilanço emperyalizmi yaklaşımı, bu eşitsizlikleri doların dünya parası konumu, uluslararası üretim ve finansın örgütlenmesi ve askerî güç arasındaki bağlantı üzerinden anlamlandırmayı sağlıyor. Emperyalist hiyerarşi her finansal şoku doğrudan yaratmasa da şokların hangi ülkeler tarafından, hangi maliyetlerle karşılanacağını belirleyen koşulları etkiliyor. Küresel borç sorunu bu nedenle yalnızca mali istikrar meselesi değil, uluslararası kaynakların ve ekonomik karar alma kapasitesinin eşitsiz dağılımıyla ilgili bir politik ekonomi sorunudur.
Sonuç olarak küresel borç kırılganlığı, emperyalist ilişkilerden bağımsız bir mali istikrar sorunu değil. Doların parasal egemenliği, finansal güç ve askerî kapasiteyle birlikte işleyerek devletlerin ekonomik politika alanını farklılaştırıyor. Jeopolitik çatışmalar bu hiyerarşiyi yeniden üretirken, borçların çevrilme koşullarını, krizlerin maliyetlerini ve hangi ülkeler ile hangi sınıflara yükleneceğini de belirliyor.
Kaynaklar
(1) OECD, Global Debt Report 2026: Sustaining Debt Market Resilience Under Growing Pressure, 4 Mart 2026. https://www.oecd.org/en/publications/global-debt-report-2026_e9d80efd-en/full-report.html
(2) IMF, Fiscal Monitor: Fiscal Policy under Pressure—High Debt, Rising Risks, Nisan 2026. https://www.imf.org/en/publications/fm/issues/2026/04/15/fiscal-monitor-april-2026
(3) IMF, World Economic Outlook, October 2026: Resilience Under Strain, Urgent Choices, 13 Ekim 2026. https://www.imf.org/en/Publications/WEO/Issues/2026/10/13/world-economic-outlook-october-2026
(4) Kristalina Georgieva, “Monetary Policy with Supply Shocks and High Debt”, IMF, 7 Eylül 2026. https://www.imf.org/en/news/articles/2026/09/07/sp090726-md-monetary-policy-with-supply-shocks-and-high-debt
(5) Dünya Bankası, “Developing Countries’ Debt Outflows Hit 50-Year High During 2022–2024”, 3 Aralık 2025. https://www.worldbank.org/en/news/press-release/2025/12/03/developing-countries-debt-outflows-hit-50-year-high-during-2022-2024
(6) Reuters, “Middle East war to cut growth, deliver cascading impact, World Bank chief says”, 10 Nisan 2026. https://www.reuters.com/world/middle-east/middle-east-war-cut-growth-deliver-cascading-impact-world-bank-chief-says-2026-04-10/
(7) IMF, Global Sovereign Debt Roundtable: 6th Co-Chairs Progress Report, 15 Nisan 2026. https://www.imf.org/en/news/articles/2026/04/15/pr26121global-sovereign-debt-roundtable-6th-cochairs-progress-report
(8) Costas Lapavitsas, The Dollar and the F-35: Balance-Sheet Imperialism, SOAS Department of Economics Working Paper No. 272, 2026. https://www.soas.ac.uk/sites/default/files/2026-02/economics-wp272.pdf
(9) Costas Lapavitsas, “A Topography of the New Dollar Imperialism”, New Left Review, No. 157, 2026, s. 107–135. https://doi.org/10.64590/yn5
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.




