İnsan soyu tarih boyunca birçok aşamadan geçti. İlk aşama iki milyon yıl önce primatlardan ayrılarak bipedal olmak, yani iki ayak üstünde dikilmek oldu. Bu aşamaya “Homo erektus” dendi. Ateşin kullanılması ve kesici aletlerin yapılması insan fizyolojisini ve anatomisini büyük ölçüde değiştirdi. Çiğ ve sert yiyecekleri çiğneyebilmek için çok güçlü bir çeneye gerek kalmamıştı. Kolay sindirim sayesinde bağırsakların hacmi ve uzunluğu azaldı… Beyine daha fazla kan ve oksijen sağlanması mümkün oldu. Alın öne çekildi ve kafatasıyla birlikte genişledi. Beyin büyüdü. İletişim kolaylaştı, konuşma yeteneği gelişti. Alet kullanma becerisi arttı.
300 bin yıl önce düşünen insan evresine geçildi. Bu dönemin insanına bilge insan anlamında Latince “Homo sapiens” deyimi uygun görüldü.
1900 lerde başlayan endüstri çağı toplumların yaşam biçimini büyük ölçüde değiştirdi. 1950 lerde başlayıp 1970 ten itibaren yaygınlaşan aşırı tüketici insan kültürüne Erich From’un deyimiyle “Homo consumens” dendi.
Kişilerin kendi çıkarı doğrultusunda rasyonel kararlar alması göz önünde tutularak ayrıca “Homo economicus” deyimi de uygun görüldü.
İnsanlığın biyolojik açıdan günümüzdeki ortak özelliğini tanımlayan terim plastik insan, “Homo plasticus” oldu.
Plastikler hafif, esnek ve dayanıklı oldukları, gereken her biçime sokulabildikleri için dünya çapında kabullenildi. Birçok alanda yaygın biçimde kullanılır oldu. Mesela suyun metal veya cam kaplarda taşınması ve saklanması kapların ağırlıkları, camın kolay kırılması nedeniyle pratik değildi. Motorlu araçların tekerlek lastiklerinden giyecek için kumaş üretmeye, asfalt yolların bileşimine, kapı pencere üretimine, pratik ev eşyalarına, gıda ambalajına ve daha birçok amaçla plastik kullanılması yaygınlaştı.
Üretilen ilk plastik nesne 1870 de bilardo topu oldu. 1907’de Leo Baekeland’in üretiği, adını üreticisinden alan bakalitin seri üretimi 1930’lar ve 1950’ler arasında arttı. Yaygın kullanılan ilk plastik çeşidi oldu. Bakaliti diğer bileşikler izledi.
Polivinil Klorür – PVC (1912): İlk olarak 1838’de sentezlendi. Endüstriyel olarak 1912’de Almanya’da geliştirildi. Dayanıklı, neme ve kimyasallara karşı dirençli olduğu için inşaat sektöründe, borularda ve kablo yalıtımında yaygın olarak kullanılıyor.
Polistiren – PS : 1930’lu yıllarda Almanya’da yaygın üretimine başlandı. Sert ve şeffaf bir plastik çeşidi. Genleştirilmiş polistiren (EPS), strafor, diğer adıyla köpük, ambalajlama, yalıtım ve tek kullanımlık tabak/bardak üretiminde kullanılıyor.
Polietilen – PE (1933): İngiltere’de üretimine başlandı. Neme dayanıklı bir plastik çeşidi. Günlük hayatta naylon poşetler, oyuncaklar, şişeler ve boru sistemlerinde kullanılıyor.
Poliamid; Genellikle naylon olarak biliniyor. (1935’te geliştirildi. Çok sağlam, esnek ve sürtünmeye karşı dayanıklı bir plastik çeşidi. Tekstil sektöründe, paraşütlerde ve diş fırçası kıllarında kullanılıyor.
Polipropilen – PP (1954): İlk kez İtalya’da sentezlendi. Isıya, kimyasallara ve basınca karşı dirençli. Otomotiv parçalarında, halılarda, gıda kaplarında ve dayanıklı plastik mobilyalarda yaygın olarak kullanılıyor…
Polietilen Tereftalat – PET (1973): İçecek şişelerinde ve sentetik kumaşlarda (polyester) kullanılıyor. Şeffaf, hafif ve darbelere dayanıklı bir plastik türü. Pet şişelerden aşinayız.
Plastikler petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtlardan elde edilirler. Farklı amaçlı plastikleri üretmek için farklı plastiklere çeşitli kimyasallar eklenir.
Plastikler güçlü polimer bağları gereği karbon, azot, hidrojen, oksijen gibi basit temel elementlerine indirgenemiyorlar. Mikro organizmaların salgıladıkları çürümeyi sağlayan enzimler de plastikleri etkilemiyor.
“Elmaslar ölümsüzdür” denir. Plastikler de ölümsüzdür. Başka bir deyimle üretilen ilk plastik çok küçük parçallara ayrılsa da halen doğada varlığını sürdürmektedir.
Plastikler güneşin ultraviyole ışınları, rüzgarlar ve dalgaların aşındırma etkileriyle parçalanırlar. Metrenin binde biri ölçekte milimetrik boyutlara kadar parçalanan plastiklere mikroplastik deniyor. Fakat parçalanma süreklidir ve metrenin milyonda biri, yani nanometre boyutlarına kadar indirgenirler. Gözle görülemeyen bu plastiklere “nanoplastik” deniyor.
Solduğumuz havayla, içtiğimiz suyla yediğimiz yiyeceklerle ayrıca doğrudan cildimiz aracılığıyla sürekli olarak mikro ve daha çok nano plastiklere maruz kalıyoruz. Vücudumuza bir haftada ortalama beş gram plastik alıyoruz. Yani bir kredi kartının ağırlığı kadar.
Plastikler bağışıklık sistemimizi sürekli olarak meşgul ediyor. Bu yüzden vücudumuz hastalıklara dirençsiz hale geliyor.
Vücudumuzun bütün dokularında plastikler birikiyor.
İnsan beyninin patojenlerden, toksinlerden, zararlı bileşiklerden korunmak için özel bir koruma kalkanı vardır. Buna “beyin-omurilik bariyeri” denir. Ne var ki plastikler bu sistemi de aşabiliyor. Yani beyinlerimizde de bir miktarda mikro ve nano plastikler var.
Uluslararası hakemli tıp dergisi Nature Medicine’de yayınlanan araştırmalar, insan beyin dokusunda önemli miktarda mikroplastik biriktiğini ve demans teşhisi konan kişilerin beyinlerinde, sağlıklı bireylere kıyasla beş ila 10 kata kadar daha fazla plastik partikül bulunduğunu ortaya koymuştur.
Karaciğer, böbrekler, solunum sistemi, sindirim sistemi, cilt ve kemikler bu saldırıdan muaf değil.
Kemik iliğine ulaşan plastikler kök hücrelerinin işleyişini bozuyorlar. Kemik yapımında bozukluklar oluşuyor. Osteporozun dünya çapında artmasının sebeplerinden biri de mikro ve nano plastiklerin olumsuz etkileri.
Plastikler plasentayı aşabiliyor. Yani bebek doğmadan plastiklerle tanışıyor. Tabii ki doğduktan sonra plastiklerden kurtulması mümkün değil. Çünkü plastikler ana sütüne de geçiyor.
Sıklıkla kullanılan vücut bakım ürünlerine çeşitli nedenlerle mikro ve Nano plastikler ekleniyor. Bu küçük plastik parçacıkları cilt bariyerini kolayca geçerek vücudun bütün sistemlerine ulaşıyorlar.
Plastik üretiminde Bisphenol A (BPA), flatalatlar ve diğer toksik kimyasallar kullanılıyor. Bu bileşikler hormonal bozukluklara, hücre hasarına, alerjik reaksiyonlara ve sistemik toksiteye sebep olabiliyorlar. Plastikler bazı kanser olgularıyla da ilişkilendiriliyor.
Plastiklerin büyük miktarlarda seri üretimine 1950 de başlandı. Bugüne kadar 9.3 milyar ton plastik üretildiği tahmin ediliyor. Bu üretimin yarısı son 25 yılda yapıldı. Yani üretim miktarı katlanarak artıyor.
Plastiklerin ölümsüz olduğu gerçeği göz önünde tutulduğunda, halen dünya nüfusu 8.3 milyar olduğuna göre kişi başına 1120 kilogram, yani bir tondan fazla plastik düşüyor. Dünyada fert başına düşen milli gelirde büyük ölçüde eşitsizlikler olsa da plastik kalıntıları sınıf farkı tanımaksın herkese eşit olarak dağıtılmış durumda. Ne mutlu bize hiç değilse bu konuda dünya çapında eşitlik sağlanmış durumda.
Türkiye’ye plastik 1950 li yıllarda girdi. Bu dayanıklı, hafif, kullanışlı malzeme büyük ilgiyle karşılandı. Günlük hayatı kolaylaştıran ürünler yaygın olarak benimsenip kullanıldı. Plastik deyimi kullanılmıyordu. Plastik türlerinin hepsine genel olarak naylon deniyordu. Halk dilinde daha çok “laylon” deyişi yaygındı.
Plastik, türkülere bile ilham oldu. 1953 yılında Mucip Arcuman tarafından taş plakta seslendirilen “Evlenmeyin bekarlar naylon kızlar çıkacak” türküsü mizahî içeriği yanında hayat tarzındaki değişimi de sembolize ediyordu.
Tabii ki aşırı plastik üretimi ve tüketimi sadece genç kızları naylonlaştırmadı. Artık hepimiz az çok naylonlaştık. Birer “homo plastikus” olduk.
Plastiklerin bütün doğal ortamları işgal ettiğini söylemek abartı olmaz. Topraklarda büyük ölçüde plastik birikti. Akarsularda, göllerde, denizlerde, havada önemli ölçüde mikro ve nano plastik var. Deniz hayvanları da kaçınılmaz olarak plastik yüklü. Ulaşılması en zor bölgeler bile plastik kirliliğinden muaf değil. Dünyanın çatısı denilen Tibet Platosu ve Himalayalar’da bile bolca plastik birikti. Deniz akıntıları ve hava hareketleri kutupları da plastiksiz bırakmadı
Balık yerken bir ölçüde afiyetle plastik de yiyoruz.
Pasifik Okyanusunda yeni bir ada oluştu. Çoğunluğu plastik atıklardan oluşan devasa bir çöp adası. Alanı Türkiye yüzölçümünün iki katına eşit. Bu adaya yedinci kıta da deniyor. Ne demeli, doğal süreçlerle değil, insan faaliyetleriyle oluşan ada ancak böyle olur. Adanın diğer adı Grand Pasific Garbage Patch (Büyük pasifik çöp yaması.) Okyanusun ortasında çöpleri bir araya getirip tutan kuvvet farklı yönlerden gelen etkili okyanus akıntıları. Akıntılar bir girdap oluşturarak adanın sınırlarını oluşturuyor
Plastik tüketimi günümüzdeki hızda devam ederse okyanuslardaki plastik kütlesinin canlı kütlesini geçeceği tahmin ediliyor.
Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ve Ellen MacArthur hazırladığı 2016 Plastik Ekonomisi Raporu, okyanuslarda yaklaşık 150 milyon ton plastik atık bulunduğunu ortaya koymuştur.
Okyanuslara her yıl yaklaşık 10 milyon ton plastik karışıyor. Önlem alınmadığı takdirde, denizlere karışan plastik miktarının katlanarak artacağı ve 2050 yılında yaklaşık bir milyar tonu bulacağı hesaplanmaktadır.
Tabii ki risk altındaki denizler sadece okyanuslar değil. Türkiye kıyılarının da dahil olduğu Akdeniz, mikroplastik birikimi açısından dünyanın en riskli bölgeleri arasında yer alıyor.
Türkiye sadece denizlerdeki plastik kirliliğinden etkilenmiyor. Avrupa ülkelerinin plastik atıklarına büyük ölçüde hüsnü kabul gösteriyoruz.
Ticaret Bakanlığı’nın verilerine göre 2024 yılında Avrupa ülkelerinden 1.29 milyon ton, yani 1 milyar 290 milyon kilogram plastik ithal ettik. Bu ithal plastiğin geri dönüşümü yapıldığı söylense de büyük miktarı doğada birikiyor.
Çin 2017 de plastik ithalatını durdurdu. Bu nedenle Türkiye önde gelen plastik ithalatçısı oldu.
Doğanın şaşmayan bir kuralı var. Doğada hiçbir yarar bedelsiz değildir. Örneğin bir noktadan diğerine otomobil, ya da uçakla hızla gitmenin bir bedeli var. Bir otomobilin veya uçağın üretilmesi doğadan birçok kaynak çıkarılmasını gerektirir. Gerekli metalleri elde etmek için yapılan madencilik doğayı dönüştürür, daha doğru deyimle doğal ortamı bozar. Araba veya uçağın parçalarının üretimi başta enerji olmak üzere birçok kaynağın kullanılmasını gerektirir. Kullanılan boyalar da çevreyi olumsuz etkiler. Araba ve uçak için plastik kullanılması da gerekir. Bu araçlarla yapılan yolculuğun önemli ölçüde akaryakıt gerektirmesi da doğadan kaynak aktarmakla mümkündür. Uzun mesafelerin kısa sürede aşılmasının bedeli zaten önceden ödenmiştir. Harcanan sadece yolculuk süresince yakılan akaryakıt değildir.
Şehirler sakinlerine bazı kolaylıklar sağlar. Fakat aynı zamanda bir ısı adası oluştururlar. Şehir insanı doğadan tümüyle kopmuştur. Fakat insanın biyolojik yapısı aslında doğada yaşamaya programlıdır. Bu çelişkinin kaçınılmaz bedelleri olacaktır. Tipik şehir sakininin tekrarlayan davranışları bir bakıma programlanmış bir robotun hareketlerine benzetilebilir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.




