Kıbrıs iktibasLevent AtikoğluSessizliğin kirini kim temizleyecek? - Levent Atikoğlu 

Sessizliğin kirini kim temizleyecek? – Levent Atikoğlu 

"Eğer ki çocukken yaşadığı istismarı ve akabindeki telafi eksikliğini dile getiren kişiyi o ya da bu şekilde susturmaya çalışırken, aynı anda da insan hakları seminerlerinde ön sırada duruyorsa, orada bir çürüme var demektir. Çünkü insan hakları afişleri asmak kolaydır. Ama o afişlerin arkasında yaşananları görmeye cesaret etmek zordur."

Bir çocuk vardı. Yıllar önce başına gelenleri anlamaya çalışırken, etrafı “iyi niyet” süsü verilmiş bir sessizlikle kuşatılmıştı. Ona “iyiliği” için susması gerektiği aşılandı. “Aile içi meseleler mahkemeye taşınmaz” dendi, “Büyüyünce unutursun” diyenler oldu. “Konuşursan her şey daha da kötüleşir” diye tehdit edenler de. Ve daha neler neler…

Ama o çocuk ne susabildi, ne de unutabildi.

Yıllar geçti. O çocuk büyüdü. Sesini geri aldı. Konuşmaya başladı. Çünkü bazı sessizlikler geçici değil, kalıcıdır. Çünkü bazı yaralar zamanla değil, kelimelerle iyileşir.

Bugün, bir dava dosyasının sayfaları arasında sıkışmış hakikat kırıntıları var. O dosyada yazanlar sadece hukuki terimler değil; bastırılmış utançlar, inkâr edilmiş suçlar ve en acısı da, vicdanını bir kenara bırakmış insanların örtbasları.

Bu hikâyede en sarsıcı olan, faile değil, savunucuya dair olan.

Kendini insan hakları savunucusu olarak tanıtan bir figür, yıllar önce bu mağdur çocuğa yardım etmek yerine onu susturmaya çalıştı. Üstelik bunu “iyilik” maskesiyle yaptı. “Hadi geçmişi kapatalım,” dedi belki. “Uzlaşalım,” dedi. Oysa o “uzlaşının” içinde adalet yoktu. Sadece konfor, sadece sessizlik, sadece yüzleşmeyi erteleme çabası vardı.

Bu kişi, konferanslarda “çocuk hakları”ndan söz eden, projelerde “toplumsal travmalarla baş etme” başlıkları atan biriydi. Ama bir çocuk gerçeğiyle yanına vardığında, ona önce aracı dayattı. Sonra da vicdanını. O vicdan, failin duygularını, mağdurun onurunun önüne koydu. Çünkü bağlantılar bozulmasın istiyordu. Çünkü biri konuşursa, o “iyilik” imajı dağılabilirdi.

Ve bu sadece bir kişiyle sınırlı değildi. O dönemde birçok “uzman”, “aktivist” ve “danışman” aynı çizgide buluştu belki de:

Konuşma. Sakla. Bastır. Görmezden gel.

Ama bir yandan da hak, hukuk, barış, uzlaşma kelimelerini yüksek sesle tekrarla. Sanki bu kelimeleri ne kadar bağırırsan, içerikleri o kadar gerçek olurmuş gibi.

Oysa bağırmak gerçeği değiştirmez. Ancak üzerini örter.

Yetişkinliğe adım attığında, çocukken başına gelenleri dile getiren kişi, artık başka bir kavgayı da yürütüyordu:

Hakikatle, imajla, iki yüzlülükle ve en çok da stratejik sessizlikle mücadele.

O artık sadece mağdur değil, tanık da olmuştu. Ve tanıklar konuştuğunda, sistemler sarsılır.

Bugün hâlâ bu hikâyenin etrafında dönen insanlar var. Kimi hâlâ aracı olmaya çalışıyor. Kimi hâlâ sessizlik talep ediyor. Kimi ise hâlâ “tarafsızlık” adı altında konforunu sürdürüyor. Ama hiçbirinin söyleyeceği şey, o büyümüş çocuğun söylediği kadar açık değil:

“Artık sessizlik hakkımı kullanmıyorum.”

O sessizliğin kime yaradığını hepimiz biliyoruz:

Faili koruyan yapıya, prestijini yitirmek istemeyenlere, bağlantılarını kaybetmek istemeyen “dost”lara.

Oysa konuşmak sadece bir hak değil; aynı zamanda bir sorumluluk.

“Dava kapandı, o kişi de öldü artık” diyerek meseleyi geçiştirmeye çalışanlar, çürümenin ortağıdır.

O dava kapanmadı.

Bir baba ile çocuğun yarım kalan hikâyesinde hâlâ canlı, hâlâ yankı bulan bir boşluk var.

Ve siz, bu hikâyede en kötü, en ikiyüzlü, en samimiyetsiz “insan hakkı savunucusu” olarak her fırsatta ifşa edileceksiniz.

Çünkü özellikle çocukken yaralanmış biri için, konuşmak hayatı yeniden inşa etmektir.

Bu yazı bir ifşanın değil, bir hatırlatmanın yazısıdır. Devamı gelecek olan yazıların bir habercisi…

İnsan hakları savunuculuğu, ancak en acı yerde başlarsa anlamlıdır.

Ve o yer, çoğu zaman en yakınındaki suça karşı çıkabildiğin yerdir.

Bir kişi çocuk istismarını ve akabindeki telafi eksikliğini o ya da bu şekilde sustururken, aynı anda da insan hakları seminerlerinde ön sırada duruyorsa, bunun öncülüğünü yapıyorsa, orada bir çürüme var demektir….

İnsan hakları afişleri asmak kolaydır. Ama o afişlerin arkasında yaşananları görmeye cesaret etmek zordur.

Faille karşılaşmayı, onunla arana mesafe koymayı, dostlukları değil adaleti öncelemeyi gerektirir.

Bunu yapamayanın savunduğu hak, sadece kelimeden ibarettir.

Slogan olur, sistem olur – ama asla vicdan olmaz.

Şimdi o büyümüş çocuk, adaletin yerini almış sahte barışlara razı değil.

O, gerçeği örten değil, açığa çıkaran ilişkiler kurmak istiyor.

Çünkü onarılacak bir şey varsa, önce adını koymak gerekir.

Ve bu ad, sessizlik değil, hakikattir.

Hiçbir geçmiş zaman aşımına uğramaz; çünkü hafıza, çürümenin tam ortasında bile hakikati yeşertir.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

“Uyuz Guduz Alameti Da Çok” – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgesinde yıllardır kurulan siyasal düzeni anlatmak...

Denizaşırı Odalarda Aklanan Muhalefet: Bir Enkazın Anatomisi – Levent Atikoğlu

Türkiye’nin bütün dertlerinin, kirinin, pasının, her türlü rezilliğinin ve...

21 Aralık propaganda tarihi değildir – Levent Atikoğlu

21 Aralık 1963 ve bu hafta, milliyetçiliğin utanmaz diliyle...

3 Aralık Dünya Engelliler Günü: Hesaplaşma ve yüzleşme vakti – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ta, Türkiye’de, ihmal ve istismar üzerine kurulu işgüzar sistemlerde...

Derya’dan Erhürman’a kapsayıcı barış dili ayarı – Levent Atikoğlu

Canlı yayınların en çarpıcı yanı, samimiyete ve çoğu zaman...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,913TakipçilerTakip Et
916AboneAbone Ol

Son eklenenler

Dionysis Dionysiou yazdı: Nolan’ın Odyssey’si: Denizden Gelen Düşman Biziz

Düşman ufkun ötesinde beklemiyor. Nolan'ın Odyssey'sinde, o, muzafferlerle birlikte...

Faik Bulut yazdı: Hizbullah ve İsrail kavgasının 20 yıllık bilançosu

Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmalar ve mücadelenin tarihi 1980'lerin...

Özkan Yıkıcı yazdı: Kavram fetişizminden yalan kullanım normalleşmesine

Neoliberalleşme ile birlikte, kendi kurallarını, bakış açısını da yerleştirip...

Özgür Gürbüz yazdı: Türkiye Küresel Serinletme Taahhüdü’nde neden yok?

İnsan kaynaklı iklim değişikliği kentleri yaşanmaz hale getiriyor. Avrupa’da...

Nafiz Özbek yazdı: Alman militarizmi ve sermaye: Almanya’nın yeniden askerileşmesinin politik ekonomisi

İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından doğan modern Almanya, kısmen Hitler faşizmini...

İlhan Uzgel yazdı: Küresel Siyaset Dönüşürken-II: NATO 3.0 nereden çıktı?

Avrupa coğrafyasında ve Türkiye’de savunma, güvenlik konuları olunca dikkatler NATO’ya...

Hayri Kozanoğlu yazdı: Yapay zekâ krizi senaryosu

Yapay zeka (YZ) alanındaki gelişmeler küresel ekonominin başlıca konusu olmaya...

Volkan Yaraşır yazdı: ‘Efendiliğin reddi’: Üçgen örgütlenme ve direniş ağları

Efendiliğin reddi kolektif bir karşı duruş, yıkıcı bir ayağa...

Canlı yayın