Her temmuz ayında aynı anma törenlerini düzenliyor, aynı kınamaları yapıyor ve aynı “unutmadık” söylemlerini tekrarlıyoruz. Ancak darbenin ve Türk istilasının üzerinden yarım yüzyılı aşkın süre geçmesine rağmen, çözmeye çalıştığımız sorunu gerçekten anlayıp anlamadığımızı ya da hâlâ tarihin işimize gelen bir versiyonunu tekrarlayıp tekrarlamadığımızı sorgulamıyoruz.
İhanet Kapısı, belki de Helenizmin en karakteristik tarihsel mitidir. Konstantinopolis’in fethine yol açtığı söylenen ihanetin simgesidir. Ancak hiçbir ciddi tarihçi, unutulmuş bir kapının bir imparatorluğu yıktığına inanmaz. Bizans İmparatorluğu zaten uzun süren çöküşün, iç çekişmelerin, ekonomik tükenmişliğin ve uluslararası yalnızlığın altında eziliyordu. O ihanet, çok daha önceden hazırlanmış bir trajedinin yalnızca son sahnesiydi.
Kıbrıs’ta da benzer bir şey yaşandı. 15 Temmuz 1974 darbesi suç niteliğinde ve yıkıcı bir eylemdi. Bunun mahkûm edilmesi edilmeli mi sorusu tartışma konusu bile olamaz. Ama Türk işgalini yalnızca bununla açıklamaya çalışmak, daha zor sorularla yüzleşmekten kaçınmamıza imkân sağladı.
Eğer darbe tek neden idiyse, ortada ne bir iç darbe ne de bir ihanet varken 1964 ve 1967 yıllarındaki Türk tehditlerini ve askerî müdahale girişimlerini nasıl açıklayacağız? Kıbrıs sorunu neden daha 1974’ten önce bir çatışma rotasına girmişti?
Bu sorularımın amacı ne sorumlulukları ortadan kaldırmak ne de işgali önemsizleştirmektir. Tam tersine Kıbrıs sorununun, çoğu zaman kabul etmeye razı olduğumuzdan çok daha karmaşık bir mesele olduğunu teslim etmemizi zorunlu kılıyor. Bu mesele aynı anda işgal, uluslararası dengeler, iki toplumun birlikte yaşamayı başaramaması, siyasi hatalar ve kaçırılmış fırsatlar meselesidir.
Onlarca yıl boyunca ağırlıklı olarak kendi anlatımızı dinlemeyi tercih ettik. Kıbrıs Türk toplumunun korkularını görmezden geldik, imkânlarımızı olduğundan fazla abarttık, temennilere yatırım yaptık ve zamanın bölünmenin lehine işlemesine izin verdik.
Asıl ihanet, son anda yaşanan bir ihanet değildi. Asıl ihanet, bu ülke için ortak bir siyasi gelecek inşa etmeyi başaramamış olmamızdı.
Bugün, elli iki yıl sonra, yıldönümü yine törensel kınamalarla geçiştirilecek. Ulusal bir öz muhasebenin başlangıç noktası olmayacak.
Ancak Kıbrıs sorununu basit açıklamalar ve tarihsel mitler üzerinden değerlendirmeye devam ettiğimiz sürece, Türk ordusunun Kıbrıs’taki varlığını daha da kalıcı hâle getiriyor ve kuzeydeki toprakları Kıbrıs Helenizminden daha da uzaklaştırıyoruz.
Tarihi değiştiremeyiz. Ama ondan ders çıkarabiliriz. Birinci ders son derece net: Hiçbir sorun, onu olduğu gibi tanımaya cesaret etmeden çözülemez. Yanılsamalar olmadan, seçici hafıza olmadan ve siyasi mazeretlerin arkasına saklanmadan. Ancak o zaman gelecekte tarihimize yeni kara yıldönümleri eklenmemesi için gerçek bir umut taşıyabileceğiz.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



