Aslında bilip de tereddütle yaşadığım bir haber gibiydi. Zaten Sevgül sağlık nedeniyle makalelerini de son dönemde yazamıyordu. Konuyu biliyordum. Belki umuduyla da haber sorma yerine, Yeni Düzen’de yayınlanacak makalesiyle iyileşme bilgisini almayı yapıyordum. Fakat olmadı. Artık Sevgül Uludağ aramızda yok. Birçok çevrenin anlatacak çok anısı oluştu. Dahası: araştırma yapmak isteyenler, Kıbrıs’ta halklar arası olan karanlık davranışları öğrenip değerlendirme peşinde olanlar, senelerin araştırma yazılarıyla Sevgül Uludağ karşılarında belgelerle olacaktır.
Ben Kıbrıs’la alakalı bir makale yazmak istiyordum. Buna önemli malzeme çıkan Kıbrıslıların politikacı merkezindeki elit beklentili kesimlerin sergilediği önemli davranışlar, malzeme şeklinde masaya geliyordu. Özellikle bizim kendine sol deyip sağcılaşıp koşullara teslim olan kesimler hep “Türkiye’deki sol bizi anlamıyor. Takındığı tutum yanlıştır” demeyi gelenek haline getirdi. Bir anlamda kendine de gömlek seçiyordu. Bedenin nasıl olduğunu gizleme peşindedir. Ben yeri geldikçe de eleştirdim. Buradaki kendine sol veya muhalif diyen çevrelerin, nedense Türkiye kesimine başka şeyler anlatıp, kendinin dahi yasakladığı ters tepki verdiği düşünceleri, Türkiye solundan veya demokratlarından bekleme tuhaf hastalığı ideolojikleşip uygulanmaktadır.
Hafta sonuna doğru T24 sitesinde Barçın İnanç’ın buradaki kendine sol etiketi kullanan partilerle alakalı yaptığı araştırmayı okudum. Sıla Usar, yeni koltuğa hazırlık çerçevesinde Milliyet gazetesine röportaj verdi. Yetmedi: Tufan bu defa keskin nişancılarla resim çekti. Gerçi buna yakın dostum bir soruyla adeta fotoğrafı özetledi: “Christodoulides aynı resmi çekse, ne derdiniz?” Bu gibi konularla birlikte sentezleme makale yazmayı kafamdan geçirirken, telefonum çaldı. Yakın bildiğim ve beni çoktan aramayan bir gazeteci arkadaşım: Sevgül’ü de kaybettik bilgisini verdi. Şöylesine sarsıldım. Ama yine de hem tanıdık, hem yazılarını mümkün oldukça okuduğum Sevgül artık yeni bilgilerle değil bıraktığı eserlerle artık bize katkıda devam edecekti.
Sevgül Uludağ gazeteci idi. Öyle istenilen haberi yapan bir meslek anlayışı da yoktu. Aktivist diyorlar. Ama şu gerçeği de eklemeden eksik bırakır: ben Sevgül’ü tanıdığım dönemden beri sosyalist düşünceli birisi idi. Eğer hepsi birden kullanılmaz ise aslında neden önemli kayıplar konusunda o denli başarılı olduğunun da eksik bırakılması demektir.
Barışçıldı. Sosyalist dünya görüşüyle gelişti. Gazeteciliği araştırmacılıkla genişletti. Sansür ve engele takılmama uğraşındaydı. Sistemi sorguluyordu. Zaten sistemi sorgulamasa, değişim istemese kayıplar konusu gibi mayınlı alana dalmazdı. Bu iş kolay değildir. Öyle laf söyleyip de iş pratiğe gelince “zamanı değil” denip sıyrılmadı. Gerçekten; Sevgül seçtiği kayıplarla alakalı çalışma araştırma alanı mayın tarlasından da beterdi. Kıbrıs sisteminin tabusal eksenine dokunacaktı. Kurgulanıp resmi ideolojikleşen otoriterliğe adeta meydan okurcasına gerçekleri suratlarına vurmaktı.
Sonuçta kurgulanıp resmi ideoloji şekline sokulan bir tarih vardı. Hep öteki yaptı denilen karanlık sayfalarla doludur. Ama savaşın biçimi, içerik oluşumu ve karanlık noktası olan kayıplar da olur. Kimse kendi kayıpları dışında ötekinin aynı acısını anlamak da istemez. Siz acıyı gerçekle yaklaştıkça da karşınıza saldırganlık ve baskıyla hep gelindi.
İşte: Sevgül Uludağ böylesi bir tercih yaptı. Kendine ne derse desin, hatta Kıbrıs’ta şu veya bu şekilde çözüm isteyen yapılar dahi konuya dokunamadı. Sevgül bu dokunulmayan alana girdi. Tanıklarla hem olayı hem de bilinmeyen mezarlarla insanlara görevini yapıyordu. Bu bir tabunun büyüsünün bozulması demektir. Elbet, tehditlerin aldığı hatta kadınlığına dahi saldırılarla, yaptığı önemli araştırmayı lekelemek isteyenler de uğraştı. Hem Türk hem de Rum kayıpların mümkün oldukça belgelenmesine çalıştı. Kalan tanıkları konuşturarak hatta katliamı yapanların tanıklığı ile de epey bir araştırma arşivi oluşturdu. Bu küçümsenecek veya burun kıvrılacak olgu değildir. Üstelik herkesin hatta en keskin kesimin dahi dalmaya cesaret edemeyip geri durduğu dönemde, kişisel olarak kendi toparlamadan araştırmaya varan belgeleme ile bunları yayınladı. Aslında, resmi tarih değil Kıbrıs’ın kendi gerçeğini kayıplar gibi acı sayfalarla tersyüz ediyordu.
Bu alanda epey belgeleme örnek oldu. Hem Türk hem de Rum kayıpların bulunup kemiklerinin ailelerine verilmesi, hem de tarihte yok sayılan bütünsel kuramın da kullanım bilimselliğine ulaştırıldı. Kayıplar konusu tüm savaşların en kritik bilinme denklemidir. Kolay kolay hem de kendini de sorgulayacak bir bölüme dokunmak resmi siyasetler hiç istemez. Nitekim, tanıklı olması nedeniyle hatta direkt içinde rol alanlar bu tür belgelenmelere önce sert tavır gösterdi. Fakat örneğin Teke Bahçesi olayındaki gibi kayıp bazı önemli Türk kişinin orada cesetleri çıkması, çok tabusal engel uygulamanın da bozulması demekti. Teke Bahçesi kazılarına uzun zaman izin verilmedi. Söylenti ile orada “Rumların” olduğu da yayıldı. Fakat: orada kazılar başlayınca çok acı başka gerçek çıktı. Bazı Türk kişilerin kemikleri yanında başka yerde gösterilen yine önemli eski KTAMS başkanının da cesedi orada bulundu.
Kısaca, Sevgül Uludağ kayıplar araştırması ile resmen Kıbrıs’ta yaşananların üstüne konulan büyüyü bozdu. Tabuların yırtılarak gerçeklerin açığa çıkma dersi burada da yaşandı. Önemli belgelerle Kıbrıs yakın tarihine başka açıdan katkıları oldu. Devamı gelecekken, sağlık gerçeği ile siyasetin uygulamalarıyla tetiklediği hastalığın da gazabına uğrayıp hayata gözlerini kapattı.
Geriye yarattığı, araştırdığı, mayınlı arazide cambazlıkla yürüyüp birçok yaşananı ortaya çıkardı. Ailelere ulaştı. İnsanları konuşturdu. Türk-Rum ortaklı bir çalışma yaptı. Engeller olsa da arada baskıyı da hissetmesine rağmen yola devam edildi. Sonuçta da hayata gözlerini yumarken, bir Sevgül Uludağ gerçeğini de yaşama bıraktı. Bu önemli Kıbrıs gerçeğinde tartışılmaz bir değerdir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



