Perşembe gününü resmî tatil olarak geçirdim. Doğrusu, havada yağmurun da olması, kimsenin de gelip dışarı çıkmamızı istememesi sonucu da evde kaldım. İlk defa uzun kollu gömlek de giydim. Tabii ki yaz sonrası için geçerli davranış olarak. Emekli olmam nedeniyle de her gün zaten bana tatil. Öyle bir alıştım ki her gün aynı olunca, bazen hangi günde olduğumu dahi şaşırdığım hâlim yaşanmaktadır. Sonuçta bugün tatil. Ama resmî tatil de. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanının tam yüz üçüncü yıldönümüne geldik. Asrı aşan zaman demektir. Aynı şekilde, onca uzun süreçten geçtikten sonra, artık neden-sonuç bağlantılı diyalektik değerlendirme yapmak da gayet kolaydır.
Tabii ki ekranlara bakacak olursanız, onca söz üzerine fazla diyecek kelime de kalmaz. Hele de tören konuşmaları ile anlatılan resmî tarih, eğer alakanız yoksa, ilgili koşullarda yaşamıyorsanız, onca zaman üzerine söyleyecek fazla sözünüz olmaz. Ama sadece dünü veya beklentilere yaklaşırsanız, çocuklara denen şekliyle “eliniz cız olur” lafı anlamlı hâle gelir.
Gün perşembe. 29 Ekim günü. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı olup bayram olarak kutlanıyor. Konuşmalar bol. Değerlendirmeler ise bir başka. Devletçi eksenli atışlar kolay. Tabii K. Kıbrıs da adeta Türkileşmenin alt resmini çizmenin yansımasını yaşatmaktadır. Hele de makamcılar pratikte adeta kaçtıkları hatta karşısında durdukları kelimeleri ile içeriklerine rağmen, bugün başka telden çalıyorlar. Mustafa Kemal kelimesi tekrarlanır. Cumhuriyetin nimetleri anlatılır. Yüz üç yıllık geçmişle de başarılar dizilir. Ama hani bir zamanlar Çetin Altan’ın Yirmi Üç Nisan şiirinde belirttiği paradoks da bilen için akla gelir. Sakın ha, çok yıldızlı bayrak nedir sormayın. Bu egemen olmanın karşısında olmak demektir” özeti her şeyi anlatır.
Sadece şunu belirtelim: Şimdiki cumhurbaşkanı dâhil, bu zaman diliminde Türkiye’de hapse girmeyen önemli kesim pek yok. Başbakanlar dâhildir. Aynı şekilde, sanatçılar da hapishane yolundan geçti. Örnek en ünlü yazarlardan Yaşar Kemal’den başlayın, Fakir Baykurt’a dek Türkiye’yi en iyi tanıtan yazarlar hapse girmekten kurtulamadı. Yine sanatçılardan kimisi hapis kimisi de sürgünde yaşadı. En iyi Türkiye’yi anlatan Ahmet Kaya, Nazım Hikmet yurt dışında “memleketim” diye diye can verdi. Ruhi Su gırtlak kanseri iken tedavisine izin verilmeme sonucu da öldü. Cem Karaca’dan Selda’ya, Fuat Saka’dan Emekçi’ye nice şarkıcı ozan sürgün hayatını yaşadı.
Kapanmayan parti hemen hemen yok. Hele sosyalist veya Kürt eksenli parti iseniz. Ama bunları boş verip de konuşmak da kolaydır. Alışıldı yasaklarla yaşanıp, çizilen çizginin etrafında dolaşıp, çemberden çıkılmaması. Kürt ve Alevi iseniz, emek ekseninde örgütlenme veya hakkını istiyorsanız, kadın ise gün güne uymayan anlıklarla birlikte yaşam gerçekleri ne yazık Türkiye siyasal cumhuriyet tarihinde hep tekrarlandı.
Askerî darbeler, dış hegemonya eksenli çalkalanmalar, hatta Atatürk’ün kurduğu CHP bile hem kapatmayı, hem de en son Mutlak Mutlan’ın hedefinde kaldı. Ama yaşam sürüyor. Çizilen noktada kalınırsa dahi bir gün gelip gerçekler sizi de vurur.
Cumhuriyet ilan edilirken iki ilk hamleler yapıldı. Sultanlık kaldırılarak hilafet de sonlandırıldı. Ama şimdi rejim tartışmalarında pratikte olanlar bambaşka eşikten geçip gelindi. Laiklik denip de konulan kuralların neredeyse yaşamda tümü gerisin geriye döndü. Ama bazıları da diyecek ki iyi şeyler de oldu. Ararsan var. Ama çoğu gelişen sistem ve yapılan araştırma sonuçlarının yansımasıyla olduğunu hep unuturuz. Çağdaş medeniyet denildi. Batı’ya ilerlenme merkezi konuldu. Şimdi ise Türkiye Orta Doğu merkezli vekâlet savaşının oyuncusu. Mekke İttifakı her şeyi anlatıyor.
Elbet gelişmeler birçok olguyu da getirdi. Fakat devlet içinde dahi mücadele hep sürdü. Bunlar direkt Kıbrıs’a da yansıdı. Yaklaşılan Batı ve NATO üyeliğine ek olarak sistemin yeni sömürge geçiş sürecinde Türkiye’nin direkt Kıbrıs sorununa çekilmesi tesadüf olamaz. Yine 2000’lerdeki Annan Planı dönemi, aynı zamanda Kıbrıs’ta hesaplaşma ile devlet içi mücadelede AKP’nin kazançlı olması da basit rastlantı değildir.
Sıralanarak da dinlediğiniz, izlediğiniz medya ile bambaşka hikâye dinlersiniz. Hele de ötekine gönderme olunca yapılır. Elbet bayram kutlanacak. Cumhuriyet önemli kavşaktır. Bir sıçrama siyasal dönemdir. Kurtuluş Savaşı sonrası Osmanlı tarihe gönderilip Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Çağdaş dünya hedefliydi. Birçok tasfiyeler de yapıldı. Ama tam yüz üç yıl geçti. Bakın neleri konuşuyoruz. Bunlar dahi ufak zaman kıyasıyla yeterli olur. Fakat: cız kelimesi geçerli. Hele tabulaştırılıp engele takılana dokunmak, sizi yakar. Ama tablo da açık. Bakın gündemlere. Yargıdaki gelişmelere, partilerin durumu, medyanın pozisyonları hepsi bir şeylerin kanıtı gibidir. Zaten durmadan rejim değişimi veya başarısı kelimeleri de arada hep dolaşıyor. Hâlâ bazı kelimeleri yazmak, yaşanılanı belirtmek tehlikeli ve devamında bedel ödetirse, o zaman durmak ve günü kurtarmak gerekir denilir.
Şu laflar artık çok geçerli: Susma: sustukça sıra sana gelecek…
Türkiye’de bayram kutlamaları oldu. K. Kıbrıs da bunu tekrarladı. Birçok ilan yapıldı. Değerlendirme ise sınırı oranında günü kurtarma denklemi ile sunulma çabası oldu. Artık akşam oldu. Galiba bu yazdıklarımı okuyan bazıları da bana ufaktan ufağa uyarı da yapacak. Yine bırakılan yere geldik. Tabii şu genel siyasal Orta Doğu gerçeği de devam edecek. Ne demişti Sayın Barak: Orta Doğu’da demokrasi falan olamaz. Monarşiler olmalıdır. Yetmedi: En sonki siyasal önerisi de ilginç ve kabule şayandı: Artık otoriter devletler olacak. Öyle alt örgütsel yapılar kalmayacak. Koşullar böyle. Türkiye de Atatürk’ün çağdaş Batı medeniyeti değil, Orta Doğu oyuncusu. Suriye gerçeğinden Mekke İttifakı’na zaten çoktan oyuna dâhil oldu. Kurtuluş zamanında Amerikan elçisi Atatürk’e laik demokrasi değil de ılımlı İslam Türkiye’ye daha uygundur sözlerini söylemesi üzerinden asır geçti. Bilmem haklı kim çıktı?
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.




