80’li yıllardan itibaren reel sosyalizmin yenilgisiyle birlikte dünyada sağ zaferini ilan etmiş, “tarihin sonu geldi” iddialarıyla bundan böyle kapitalizmden başka alternatif olmadığı kanaati neredeyse her yerde kabul görmüştü. İdeolojiler ölmüştü, Sovyetler bile piyasaya teslim olmuştu.
90’lı ve 2000’li yıllar boyunca bu liberal hegemonya sürmüş, solun geniş kesimlerini de etkisi altına almıştı.
30 yıla yakın bir süre boyunca kapitalizm tartışılamaz bir konumdaydı ve sosyalizm en gözden düşmüş dönemlerini yaşıyordu.
Yıllarca sol çevreler yenilenme, yeni alanlar keşfetme çabası içinde sınıf mücadelesinden ve devrim iddiasından uzaklaşmakta, kimlik siyasetinin dar kalıplarına kendini sıkıştırmakta, düzen içi bir renk olmaya çalışmaktan öteye gidememekte; bu postmodern savruluşa ayak sürüyerek ilkelerine sahip çıkan, devrim ve sosyalizm iddiasından vazgeçmeyerek sınıf mücadelesini yükseltmekten bahseden herkesi sekterlikle, dinozorlukla ve hayalcilikle suçlayıp mahkûm etmekteydiler.
Devrimin geri çekildiği, mevzilerin kaybedildiği yıllardı.
Kıbrıs’ın kuzeyindeki sol için de bu durum aynen geçerliydi ve hatta çok daha etkili bir haldeydi.
Eski solcuların önemli bir kısmı liberalleşmiş, düzenin eski partilerinden daha çok düzeni savunur hale gelmişlerdi.
Gençliklerini anti-emperyalist saflarda sınıf mücadelesinin içinde geçiren bu kuşak artık mevcut düzenin bir parçası haline gelmiş, eski düşüncelerine tövbe etmişlerdi.
Kendilerinden sonra gelen kuşaklar da ülkede sol adına sadece parçalara ayrılmış kimlik siyaseti, sivil toplum aktivistliği ve küreselcilik gibi liberal palavralar buluyorlardı.
İşçi sınıfı diye bir sınıfın kalmadığı, dünyanın artık değiştiği ve Avrupa’nın bütün güzelliklerin beşiği olduğuysa genel kabul gören görüşlerdi.
Bunlara itiraz edenler “eski solcu”, bu genel kabullere uyanlar da “yeni solcu” olarak adlandırılıyordu.
İşte bence bugünün açısından bu noktada bir problem var.
90’lı yılların liberal ideolojik hegemonyası içinde ilk siyasi formasyonunu kazanan ve Annan dönemi ile politikleşen bu kuşak, 2000’lerin ilk yarısında gençti ama artık 40’lı yaşlarındadırlar.
Birçok siyasi parti, dernek ve kurum içinde artık yönetici organlarda yer alan, lider pozisyonlara gelen ve göz önünde olan bu kuşak, zannediyor ki dünya hâlâ 20 sene önceki dünyadır.
Bu kesim için hâlâ kapitalist olmayan bir alternatif yoktur, liberalizmin mutlak zaferi sürmektedir ve etraflarındaki yeni nesiller için de bu kanılar geçerlidir.
Kendi gençliklerinde sınıf diyenin neredeyse dayak yiyeceği, reel sosyalizmde iyi bir şeyler görülmesinin dinozorluk sayıldığı, Marx, Engels, Lenin ve özellikle Stalin’e atıfta bulunulmasının “beton kafalılık” olarak algılandığı ve hatta demokrasiye, özgürlüklere, farklı kimliklere karşı düşmanlık olarak yaftalandığı dönemler artık eskide kaldı.
90’larda sosyalizm gözden düşmüş, kendini savunacak bir imkâna sahip değilken ortaya atılan tüm liberal tezler 30 yıl gibi kısa bir sürede köpük baloncukları gibi patlayarak çürümüştür.
Bugün dünya kapitalizmi ekonomik krizler içinde, dünyanın her yanında diktatörlükler ve faşizm yükselmekte, işsizlik, geleceksizlik muazzam boyutlarda, işgaller ve katliamlar yaşanmakta, adım adım yeni bir dünya savaşına doğru gidilmekte… Tüm bu koşullar içinde devrim ve sosyalizm alternatifi kendini hiç olmadığı kadar acil bir şekilde dayatmaktadır.
Dünyanın daha barışçıl bir yer olacağı, ileri demokrasi, ulusların sonu vb. iddiaların tümünün tam tersi yönünde ilerledi dünya.
Küreselcilerin kısa süreli prestiji yerle bir olmuş ve bugün dünya halklarının gözünde sorgulanan sosyalizm değil kapitalizm; prestijli hale gelen ise kapitalizm değil sosyalizmdir.
Dolayısıyla bugünün dünyasında ve bugünün sorunlarıyla yetişen ve bu ortamda siyasal-ideolojik formasyon kazanan gençler, 2000’lerin gençliğinden oldukça farklı düşünüyor ve konumlanıyorlar.
Artık Sovyetler denilince akla “demir perde” yakıştırması gelmiyor, Demokratik Almanya demek “Berlin Duvarı” demek değil; çünkü yeni nesil “özgürlükler diyarı” ABD’nin Meksika duvarını görüyor.
Sovyetlerin dünyayı tehdit ettiği iddiaları artık inandırıcı değil; çünkü ABD’nin, İsrail’in, NATO ve AB ülkelerinin dünyayı ve insanlığı nasıl tehdit ettiğini yaşanan savaşlarla, katliamlarla, işgallerle görüyorlar.
Sosyalist ülkelerde totaliter bir yapı olduğu, demokrasinin olmadığı yalanları yeni nesilleri etkilemiyor. Onlar Julian Assange’ın Britanya zindanlarında nasıl işkenceyle aklını yitirdiğine şahit oldular.
Liste uzatılır… Lakin özellikle son 10 yılda Avrupa ve dünyada sistem karşıtı hareketler meydana gelmekte, gençlik de bu hareketlerin içinde yer alırken tamamen düzen dışı, anti-kapitalist kamucu talepler dile getirmektedir. Evet, hareketlerin merkezinde anti-kapitalizm var ama sosyalizm de aynı güçte kitleleri sarıyor diyemeyiz henüz. Fakat bu kitlesel hareketlere öncülük eden komünist partilerden söz edemesek bile buna rağmen eylemler içinde sosyalizm sloganları ve simgeleri önemli bir yer tutuyor, ön plana çıkıyor.
Yani, 2020’lerin fotoğrafı, 2000’lerin fotoğrafından oldukça farklı.
Çekiç oraklı kızıl bayraklar, Marx, Lenin, Rosa, Stalin, Troçki, Mao ve Che gibi devrimcilerin portreleri, sınıf savaşını ve proletarya diktatörlüğünü savunan pankartlar tüm eylemlerde göze çarpıyor.
Avrupa’nın ve dünyanın tüm meydanları devrimci sloganlar ve Sovyet marşları ile yankılanıyor.
“Yeni” diye tanımlananların artık eskidiği ve bu eskimişlerin “eski” diye yaftaladıklarının kendini yeniden dayattığı bir dönemdeyiz.
Bizde ise gençliğin kendiliğinden hareketleri içinde ve bireysel düşüncelerinde ilerici ve devrimci söylemler ile sınıfsal bir perspektif gözlemlenebilirken, düzen içi solun devreye girmesiyle bu ilerici nitelik sönümlendiriliyor. Gençlik, kendi devrimci yolunu inşa edemiyor.
Bir zamanlar bu toplumun gençleri, Filistin’den Nikaragua’ya dünya halklarıyla dayanışma gösteriyor, yasakları tanımayarak 1 Mayıs kutluyor, faşizmin kanlı cinayetlerine rağmen baş kaldırıyor, meydan okuyorlardı.
Bugün ise ümitsizlikle kendi kabuğumuza kapanmış, etrafımıza kayıtsız hale gelmiş bir haldeyiz.
Nasıl ki bugün Fransız gençliği kendi eylemlerinde 68 Kuşağı ile olan bağları hatırlıyorsa, bizim de hatırlayacak bir devrimci mücadele tarihimiz var. Daha da önemlisi, içinde devindiğimiz koşullarda devrimci mücadeleye oldukça hayati bir düzeyde ihtiyacımız da var.
Bugün devrimci gençliğin, geleneğine yaslanarak geleceği şekillendirmek için yeniden ayağa kalkmak ve örgütlenmek gibi bir sorumluluğu var.
Bunu yaparken de kendinden bir önceki kuşağın sözde yenilikçi – özde köhne liberal anlatısını yıkıp aşması ve tartışarak kendi yolunu kendi çizmesi gerekiyor.
Gençliğin başlattığı öğrenci hareketi Sırbistan’da seçim kazanıyor, Fransız gençliği meydanlarda tarih yazıyor, Arnavutluk’ta gençler ortalığı savaş alanına çevirerek ülkeyi egemenlere dar ediyorlar.
Kıbrıs’ta da bölünmüşlükten yoksullaşmaya, eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlerdeki sorunlardan torpile, yolsuzluğa, soygunculara, tarikatlardan mafyaya kadar içinde boğulmakta olduğumuz tüm sorunlara karşı bir çıkış yaratmak ve geleceğimizi elimize almak için gençlik ayağa kalkmalıdır.
Başka bir dünya ve başka bir Kıbrıs mümkündür ve bu uğurda mücadele etmemiz gerekmektedir.
Göç etmemek, bu topraklarda insanca yaşayabilmek, doğru düzgün koşullarda eğitim alabilmek, çalışabilmek, kazandığımızla geçinebilmek, bir ev sahibi olabilmek, özgür ve eşit bir yaşam içinde var olabilmek için; bu memlekete sahip çıkmak için mücadele etmek zorundayız.
Harun Karadeniz’in söylediği gibi: “Gençliği ülke sorunlarıyla ilgilenmeyen bir ulusun sonu gelmiş demektir.”
Sonumuzun gelmesini mi bekleyeceğiz, ayağa kalkarak kendi kaderimizi ellerimize mi alacağız?
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.



