Belekten kısa bir gevezelik hatırası!
Susurluk, Balıkesir’in bir ilçesidir. O gün de her şey normal akıyordu. Aynen yoldaki trafik gibi. Nereden insanlar bilsin ki biraz sonra olacak, bir tarihe tanıklık olacak delil haline gelecekler. Susurluk’ta o gün de trafik normal akıyordu. Ufak bir ilçe idi. Kimse oranın öneminden falan söz edecek düzeyde değildi.
Üç Kasım: Yıl 1996… Bir kaza duyuldu. Kamyon taksiye vurdu. Üç kişi takside bulunuyordu. İkisi hemen ölüp biri de ağır yaralıydı. Normal bir kaza sanıldı. Ancak kimlikler ortaya serilince, bir anda Türkiye siyasal devlet resminin kendisi haline gelindi. Aranan bir kişi hem aranıyor hem de mafya. Birçok cinayetin de sanığı. Ötekisi emniyet yetkilisi, üçüncüsü de hem vekil hem de iktidar partisinin mensubu kadar, büyük de bir aşiretin lideri idi. Abdullah, Hüseyin ve Sedat. Birden Türkiye resminin siyasal yansıtışı haline gelindi. Kazadan gerçeğe ulaşan boyut, tarihî bir de imgeleşmeyi tamamlıyordu: Susurluk kazası devlet, mafya ve emniyetin resmini çiziyordu.
Bu kazanın etkisi hemen kendini gösterdi. Biriken gerçekler, birden karanlıktan dışa vurdu. Sorgu ve eleştiriler peş peşe geldi. Etki ise salt Susurluk’ta veya Türkiye genişliğinde kalmıyordu. Kutsal denilen devlet ise birden bambaşka gözle de görülmesi gerektiği belirtiliyordu. Yetmedi, Avrupa semalarına ve oradan yakın tarih emperyalist karanlık oluşumun da açığa gelişi birlikte uçuşuyordu.
İktidar partisinin vekili, emniyetin yetkilisi ve eski Ülkü Ocakları başkan yardımcısı bir arabada bulunuyordu. Dahası, birisi arayanı yakalama, ötekisi aranan ve üçüncüsü de hükümet partilerinden birinin vekili. Her şey açıktı.
O tarihte sabahleyin uyandığımda ev telefonu çaldı. Karavada’ki dostum Seten Ekinci karşı tarafta idi. Gülerek “Sen bunu nasıl biliyordun?” diye ekledi. Olayı duydum. Bir hafta önce Yeni Çağ haftalık gazetede siyaset-mafya ilişkili bir makale yazdım. Nasıl ortaklaşma yanında uluslararasılaşma ekini de koyduydum. Seten bana bununla yaşanan Susurluk kazasının irtibatıyla gülerek soruyordu.
O günlerde Türkiye kaynadı. Protestolar yanında konuşturulmayan siyasal tarih bir anda gündeme düştü. Kaza tam da deyim yerindeyse koşulları gözünden vurdu. Türkiye’de devlet içi çelişkiler artık birbirini tasfiye modunda hızla çatışmalar şeklinde de gelişiyordu. Kürt konusundaki durum, kirli iç savaş şekliyle inanılmaz durumlar yaşatılıyordu. Genel emperyalist sistemde ise Soğuk Savaş sonrası devletler yeniden şekillenme sürecine girdilerdi. Bir bakıma, işlerin adeta ortasında patlayan bomba gibiydi Susurluk günü. Öyle bir tepki oldu ki bir dakikalık ışık söndürme eylemi dahi epey karşılık buldu. Sorgulama olanaklar düzeyinde gündemde kaldı.
Tam bir yansıma biçimi oldu. Bir anda hükümet kendini itirafnameye soktu: Erbakan kendi sonunu da getirecek tutumla protestoları dahi “gulu gulu dansı” diye alay ederken, aleyhine bomba olup düşeceğini hesaplamadı. Yine günün karanlık lider simgesi Çiller ise Çatlı’nın gerçeği karşısında, yaptığı katliamları da övme derecesine taşıma hesabıyla “Vatan için kurşun yiyen de atan da bizim için birdir” lafını söyledi.
Üç Kasım Susurluk kazası, bir kamyon vurması değildi. Sistemin tüm gerçekleriyle saçılmasının hamlesi şeklinde gelişti. Öyle gelişti ki üst makamlar, partiler, Amerika’dan başlayan uluslararası boyut, hepsi vardı. Tabii ki K. Kıbrıs da işin dışında olamazdı. İlhaklaşma politikasının uygulandığı K. Kıbrıs, bu dışa vuran gerçeklerden nasibini aldı. Hele de Çatlı’nın adaya gelmesi, Adalı katliamı veya MİT mensubu Tarık Ümit ve Ömer Lütfi Topaloğlu cinayeti bir anda pek sözü kullanılmayan Kuzey Kıbrıs’ta Susurluk depremiyle burada da sarsıntıları getirdi. Hatta Denktaş’ın sarayında aranıp da Avrupa’da olan bazı faşistlerin de gelip gittiği bilgisi de arada yutuldu.
Doksanlar Türkiye’de ve direkt K. Kıbrıs’ta önemli karanlık, kirli dönem olarak yaşandı. Susurluk bunun resmini çekti. Devamı da geldi. Yirmi Sekiz Şubat girişimiyle bu devlet içi mücadele bir anda başka alana doğru da yöneldi. Hükümetler düştü. Ordu müdahale yaptı. Karanlık tetikleme listeleri de çıktı. K. Kıbrıs da nasibini alıyordu. Adalı’nın katli, görevini tamamlayan CTP liderini de tasfiye etmesine rağmen koltuklardan uzaklaştırılıp Denktaş-Eroğlu dönemine geçildi.
Süreç işliyordu. Sonuçta Türkiye’de AKP oluşumu ile ekonomik kriz yardımıyla da iktidara siyasal İslam olarak geldi. Çeyrek asır da bunlar iyice devlet hegemonyalarını oluşturdular.
Kısaca Susurluk kazası, bir tarihin açığa vuran gerçeklerini su yüzüne çıkardı. Karanlık ilişkileri, siyasal gelecek oluşumları bize adeta yaşatarak anlattı. Bir dönemin simgesi oldu. İnsanlara basit şekildeki önemli ilişki üçlemesini kazayla kanıtladı. Tabii sonuç demokratikleşme değil, iç çalkantılarla yol alarak siyasal İslam çizgisinin hegemonyasına taşıdı. Bu arada biraz araştıranlar, Abdullah Çatlı’nın kullandığı sahte Mehmet Özbay kimliğinde de Kıbrıs damıtılma rolü de vardır.
Aradan onca yıl sonra hem de karanlık daha bir zifiri çökmesine karşın, Susurluk kazası çoktan unutturuldu. Belleklerden sildirtildi. Hatırlanmasından epey kesim de rahatsız olacağı kesin. Ama hiç inkâr edilemez: Susurluk’taki kamyonun taksiye vurmasıyla bir devlet resmi, hem de inanılması güç birlikteliğinde karşımıza çıkarıldı. Onun için rejim için tehlikeli gerçek olan görüntünün, sildirilip yok sayılması sistemin işine de gelmektedir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.




