iktibasEcehan BaltaKent hakkı: Şehirde sürünmek mi, yaşamak mı? - Ecehan Balta

Kent hakkı: Şehirde sürünmek mi, yaşamak mı? – Ecehan Balta

Orjinal yazının kaynağıilketv.com.tr
Kategori:

Geçtiğimiz haftalarda Fındıklı Belediyesi tarafından düzenlenen Kamuculuk ve Kent Hakkı Sempozyumuna ve ardından Fikri Sönmez Yerel Yönetimler Araştırma ve Geliştirme Vakfı’nın düzenlediği Yol Haritası Çalıştayı’na katıldım. Bu toplantıların ardından, kafamda şu soru dönüp durmaya başladı: “Kent hakkı” nedir?

Sabah kapıdan çıkıyorsunuz: Otobüs kalabalık, aktarma bitmiyor, işe geç kalma endişesi daha evden çıkarken omza biniyor. Akşam aynı şehir başka bir tona geçiyor: karanlık sokaklar, aydınlatması bozuk yollar, “şuradan mı gitsem” diye içten içe rota çizdiren tedirginlik. Ve bütün bunların üstünde, ay başında en ağır cümle: Kira.. Şehir bir yandan “hayat burada” diyor, öte yandan her gün küçük küçük “burada tutunmak pahalı” diye fatura kesiyor. Bütün bunların arasında yaşamak lüksleşiyor; hayatta kalmaya odaklandığımız, geleceği öngöremediğimiz, sadece nefes alıp çalıştığımız bir gündelik koşturmacaya dönüşüyor.

Barınma, ulaşım, güvenlik, sağlık, temiz hava, yeşil alan, kültür, kamusal mekân… Bunlar birer lüks değil, şehrin temel malzemeleri. Şehirde yaşayan herkesin bunlara erişimi olmalı.

Ama kent hakkı sadece “hizmet” meselesi de değil. Bir de şehre dair kararlar kim tarafından, nasıl alınıyor? Sorusu var. Bir mahalleye ne yapılacak, hangi alan imara açılacak, bütçe nereye gidecek, kentsel dönüşüm yoksulları kentin dışına atıp zenginleri daha da zengin eden halinden nasıl kurtarılacak?

Barınma krizi: Ev, yuva olmaktan çıktı

Bugün pek çok insan için en büyük şehir meselesi “trafik” değil, “kira”. Ev, barınma ihtiyacı olmaktan çıkıp yatırım aracına dönüştüğünde, şehirde kalmak ayrıcalık, çıkmak kader haline gelir. Kira, yalnızca bir ekonomik veri değil; hayatın ritmini belirleyen bir komut satırı gibi çalışır. Nerede oturacağını, kaç durak yol gideceğini, hangi okula kayıt yaptıracağını, hatta “bu ay biraz sosyal olabilecek miyim” sorusunu bile kiraya göre ayarlarsın.

Kent hakkı merceğinden baktığımızda, barınmayı “piyasa şartları” diye geçiştirip şehrin geri kalanını konuşamayız; ev yuva olmaktan çıkmışsa, ne ulaşıma dair adil bir düzeni ne de kamusal alanı gerçekten özgürleştiren bir kenti görebiliriz. Çünkü barınma çözülmeden geriye kalan her şey dekor gibi kalır. Park varmış gibi yapılır ama herkes zaten mahalleden sürülmüştür. Kültür merkezi vardır ama bilet parası ve yol masrafı o kapıyı görünmez kılar. Kaldırım yenilenir ama asıl mesele, o kaldırıma çıkmak ve bir yere gitmek için kirayı ödedikten sonra cebinde kaç kuruşun kaldığıdır.

Kent hakkı, barınmayı piyango gibi görmez. Kira artışları karşısında gerçek koruma talep eder; dönüşümün “iyileştirme” adı altında yerinden etmeye dönüşmesine itiraz eder; sosyal konutu ve kamusal çözümleri bir “yardım” değil, hakkın kendisi olarak savunur. Barınma, şehrin temel taşıdır. Taş oynadığında, üstündeki her şey sallanır.

Yoksulluk “yardımla” yönetiliyor, hakla değil

Bugünün şehirlerinde yoksulluk çoğu zaman çözülmüyor, yönetiliyor. Belediyelerin ya da çeşitli kurumların yaptığı destekler, zor zamanda elbette nefes aldırır. Ama yardım, kalıcı bir düzene dönüştüğünde başka bir şey olur: İnsanı hak sahibi olmaktan çıkarır, başvuru sahibi yapar. Bir kenti, “yardım kuyruğu” üzerinden organize etmeye başlarsanız yoksulluk normalleşir.

Kent hakkı burada ince ama önemli bir ayrım yapar. Soru şu değildir: “Daha çok yardım nasıl yapılır?” Soru şudur: “İnsanlar neden sürekli yardıma muhtaç hale geliyor?” Yoksulluk bireysel bir eksiklik değil, şehirdeki düzenin sonucudur da. Gelir dağılımından kira politikalarına, ulaşım maliyetinden kamusal hizmetlerin fiyatına kadar uzanan bir zincirin içinde yoksulluk üretilir. O yüzden kent hakkı yaklaşımı, geçici tamponların yanına kalıcı çözümleri koymadan “sosyal belediyecilik” masalına razı olmaz.

Şehir herkes için tasarlanmıyor

Şehir planları çoğu zaman tek bir “normal” insana göre kurulur. Bu “normal” genellikle engelsiz, genç, erkek, güvenceli gelire yakın biridir. Geri kalan herkes şehirde “idare etmeyi” öğrenir. Kadınlar gece yürürken güzergah seçer. Engelliler kaldırımların merdivene dönüştüğü yerde eve kapanır. Yaşlılar bankı olmayan parkta “dinlenme” hakkını kaybeder. LGBTİ+’lar görünür olmanın bedelini toplu ulaşım kullanmaktan korkarak öder. Göçmenler ise hem barınmada hem hizmetlere erişimde hem işte, sürekli “arada” ya da baskın yapılacağı korkusuyla kanepenin altında yaşar.

Erişilebilirlik, aydınlatma, güvenli ulaşım, bakım hizmetleri, kamusal tuvalet, bebek arabasıyla yürünebilen sokak… Bunlar “ince detay” değildir. Şehrin kim için kurulduğunu gösteren büyük işaretlerdir. Bir şehir, en kırılgan olanın rahat ettiği kadar iyi şehirdir.

Kent hakkı, “herkesin idare ettiği” değil, herkesin rahatça yaşadığı bir şehir talebidir. Rampadan ışığa, aydınlatmadan kreşe kadar somut bir taleptir.

Gençlik: Şehir gelecek sunmuyor, masraf çıkarıyor

Bir zamanlar şehir, gençler için “fırsatların yeri” diye anlatılırdı, hepimizin ailelerinde köyden kente okumak, iyi bir iş bulmak, memur olmak gibi gerekçelerle gelenler vardır. Nitekim yukarı doğru sosyal hareketlilik anlamına da gelen refah uygulamaları, yani ucuz kiralar, yurtlar, ücretsiz eğitim ve sağlık, bunların bir kısmının hayallerini gerçekleştirmesini mümkün de kılmıştır. Ancak bugün birçok genç için şehir, kirayla boğuşulan, ulaşım masrafıyla daralan, güvencesiz işlerle sürünerek “idare edilen” bir maliyet alanı. Öğrenci evi bulmak mesele, mezun olunca ev bulmak daha büyük mesele. İş bulmak zor, bulunan iş güvencesiz; ücretler barınmayı ve yaşamı taşımıyor.

Şehirde söz hakkı: Karar masası kimin?

Kent hakkının belki de en can alıcı yanı burada: şehir sadece yaşanan bir yer değil, yönetilen bir yerdir. Ve şehirde hayatı belirleyen kararlar, çoğu zaman o hayata en uzak masalarda alınır. İmar değişiklikleri, büyük projeler, “dönüşüm” kararları, meydan düzenlemeleri… Kent hakkı yaklaşımı, “biz de söz sahibiyiz” derken temsili bir nezaketi değil, somut bir demokrasi talep eder. Şeffaf bütçe, erişilebilir bilgi, gerçek katılım, hesap verebilirlik… Bunlar olmadan “şehir” bir ortak yaşam alanı olmaz; birilerinin tasarladığı, diğerlerinin katlandığı bir düzene dönüşür.

Bu yüzden kent hakkı, “sadece hizmet iyi olsun” demekten fazlasıdır. Kent hakkı, şehrin anahtarını tek bir cebin içinde görmeyi reddeder. Ya da anahtarın “sahibinin” seçtiği kişilere yedek anahtar vermesini reddeder. Anahtarın o kentte yaşayan herkesin cebinde olmasını talep eder. Çünkü anahtar ortaklaşmadıkça kapılar bazılarına hep açık, bazılarına hep kapalı kalır.

Kent hakkı, hangi şehir hayalini kuruyor?

Kent hakkı, “nerde o eski mahalleler, sütçü amcalar, kalaycı teyzeler, komşuluklar, taksi dolmuşlar…” nostaljisi değildir. Somut bir yaşam programıdır. Şehirde barınmanın güvence altına alındığı, ulaşımın erişilebilir ve uygun olduğu, kamusal alanın tel örgüsüz ve ücretsiz kaldığı, bakım hizmetlerinin kamusal olarak desteklendiği, sağlamcılık, ayrımcılığın ve şiddetin sıradanlaştırılmadığı bir şehir hayaline dayalıdır. Betonun değil yaşamın önceliklendiği, krizlere “afetten sonra” değil “önceden” hazırlanan, doğayla uyumlu bir şehir isteğidir…

Bir şehir, insanı içinde tutamıyorsa büyümüyor demektir; sadece pahalılaşıyordur. Kent hakkı ise o pahalılığın karşısında bir itirazdır: Bu şehirde yaşıyorsak, bu şehirde sürünme değil, yaşama hakkı da bizimdir.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Ecehan Balta yazdı: İklim finansmanı mı borçlandırma rejimi mi?

İklim krizi artık geleceğe ilişkin bir ihtimal değil. Kuraklık,...

Ecehan Balta yazdı: Barış Buluşması: O mayının orada ne işi vardı?

Savaşın ve ekolojik yıkımın ardından sık sık aynı cümleyi...

Ecehan Balta yazdı: Avrupa’nın çöpü Adana’da

Pembe bir Barbie çantası, çamura yarı gömülmüş halde duruyordu....

Ecehan Balta yazdı: NATO’nun savaş bütçesi, fosil yakıt düzeni

Ankara’daki NATO Zirvesi’nin ağırlık merkezi Donald Trump’ın yıllardır ısrarla...

Ecehan Balta yazdı: 35×35: Fosile Elektrikli Makyaj

COP31’e giderken Türkiye’nin iklim diplomasisinde öne çıkardığı yeni hedefin...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,913TakipçilerTakip Et
916AboneAbone Ol

Son eklenenler

Dionysis Dionysiou yazdı: Nolan’ın Odyssey’si: Denizden Gelen Düşman Biziz

Düşman ufkun ötesinde beklemiyor. Nolan'ın Odyssey'sinde, o, muzafferlerle birlikte...

Faik Bulut yazdı: Hizbullah ve İsrail kavgasının 20 yıllık bilançosu

Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmalar ve mücadelenin tarihi 1980'lerin...

Özkan Yıkıcı yazdı: Kavram fetişizminden yalan kullanım normalleşmesine

Neoliberalleşme ile birlikte, kendi kurallarını, bakış açısını da yerleştirip...

Özgür Gürbüz yazdı: Türkiye Küresel Serinletme Taahhüdü’nde neden yok?

İnsan kaynaklı iklim değişikliği kentleri yaşanmaz hale getiriyor. Avrupa’da...

Nafiz Özbek yazdı: Alman militarizmi ve sermaye: Almanya’nın yeniden askerileşmesinin politik ekonomisi

İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından doğan modern Almanya, kısmen Hitler faşizmini...

İlhan Uzgel yazdı: Küresel Siyaset Dönüşürken-II: NATO 3.0 nereden çıktı?

Avrupa coğrafyasında ve Türkiye’de savunma, güvenlik konuları olunca dikkatler NATO’ya...

Hayri Kozanoğlu yazdı: Yapay zekâ krizi senaryosu

Yapay zeka (YZ) alanındaki gelişmeler küresel ekonominin başlıca konusu olmaya...

Volkan Yaraşır yazdı: ‘Efendiliğin reddi’: Üçgen örgütlenme ve direniş ağları

Efendiliğin reddi kolektif bir karşı duruş, yıkıcı bir ayağa...

Canlı yayın