yazılariktibasKansu Yıldırım yazdı: Devlet geri dönmüyor, sermaye devletten yeni bir şey istiyor:...

Kansu Yıldırım yazdı: Devlet geri dönmüyor, sermaye devletten yeni bir şey istiyor: Sanayi burjuvazisi neden “girişimci devlet” istedi?

Orjinal yazının kaynağıevrensel.net
Kategori:

Hâkim liberal söylemin aksine sermaye sınıfı, dönemin ihtiyaçlarına göre sermaye birikiminin devam etmesi için devletin piyasayı düzenlemesini bekler. Bu yaklaşımı en iyi Friedrich Hayek ile temellendirebiliriz. Hayek, devletin piyasayı mutlak biçimde yönetmesini istemez ancak sermaye birikimini korumak, toplumun demokratik taleplerini bastırmak ve piyasa kurallarını topluma dayatmak için “son derece güçlü ve otoriter bir devlet” ister. Hayek ve onu izleyen neoliberal düşünürler devletin küçültülmesi şöyle dursun, devletin sermaye lehine yeniden yapılandırılmasını ve güçlendirilmesini talep eder.[1] Devlet-sermaye ilişkisinde bu aks her zaman varlığını korur.

Türkiye sanayi burjuvazisinin son dönemde dile getirdiği “yeni nesil planlama”, “girişimci devlet” ve DPT’nin yeniden kurulması talepleri bu çerçevede okunabilir. 2023’te Bülent Eczacıbaşı’nın DPT’nin yeniden kurulabileceğini söylemesi, 2026’da İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın “girişimci devlet” kavramını gündeme taşıması ve İSO Meclis Başkanı Ender Yılmaz’ın “Yeni Nesil DPT” önerisi, özellikle büyük sanayi sermayesinin devletin işlevine dair talepleridir.

Bu talep yeni değildir; 2017-2018 yıllarında dönemin TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik’in “Endüstri 4.0 olmazsa dolar 4.0 olur” çıkışına kadar götürülebilir. Şu anda daha çok dile getirilmesi ve devlet işlevine dair açıkça model önerisi sanayinin yaşadığı sıkışmayla ilgilidir. 

Kapasite kullanım oranındaki gerileme, zayıf talep, yüksek finansman maliyetleri, kur oynaklığı, enerji ve ithal ara malı maliyetleri, ihracat pazarlarındaki belirsizlik ve teknolojik dönüşümün gerektirdiği yatırım harcamaları sermayenin hareket alanını daraltan etkenlerdir. 2025-2026 verileri de bu tabloyu destekliyor: Kapasite kullanım oranı 2025 boyunca yüzde 75 bandında seyrederken 2026’da geriledi ve mevsimsel etkilerden arındırılmış oran Temmuz’da yüzde 73,8’e indi. İSO PMI uzun süredir 50 eşiğinin altında. Erhan Bilgin’in 2010-2025 yıllarına ait İSO 500 verilerine dayanan hesaplamasına göre kâr hacmi yüzde 64, gerçek kâr oranı yüzde 52 gerilerken sermaye birikiminde yüzde 34’lük düşüş gerçekleşti.[2]

Bugün büyük burjuvazinin üretken sermayesini temsil eden isimlerin devletten istedikleri şey “daha fazla teşvik” ya da “daha serbest piyasa” değil. Küresel kapitalizmin değişen dinamiklerini ve gerilimlerini gözeten, Türkiye’nin jeoekonomik kapasitesini koruyan ve geliştiren bir devlet aygıtı himayesinde daha ucuz ve uzun vadeli finansman, teknolojik altyapı yatırımın paylaşılması, stratejik sektörlerin belirlenmesi ve desteklenmesi, kamu alımlarıyla talep yaratılması ve yatırım kararlarının daha uzun vadeli bir çerçevede koordinasyonudur.

Devletin ekonomiye “geri dönmesi”nden ziyade yeni sermaye birikim koşullarında devletten yeni bir kapasite talep ediliyor, devletin işlevleri yeniden tanımlanmak istiyor.

Sanayide Sıkışma ve Dünya Ekonomisi

Sanayi sermayesinin makroekonomik göstergelerindeki bozulmayı yüksek faizle açıklamak eksik olacaktır. Türkiye sanayisinin üretim yapısı, küresel kapitalist sisteme eklemlenme biçimiyle belirleniyor. İthal ara malı kullanımı, enerji bağımlılığı, teknoloji ithalatı, ihracat pazarlarına bağımlılık ve döviz ihtiyacı, sanayi sermayesinin maliyetlerini dünya piyasalarındaki gelişmelere bağlıyor. Emperyalist işbölümü içerisinde yer alan ama tam bağımlı olmayan “ara jeokonomik güç” olarak yapılanma modeli, Türk sermayesinin uluslarasılaşmasına ivme kazandıran bir etken.[3]

Finansman sorunu ise bu çerçevede kritik bir önem arz ediyor. Türkiye gibi dolar merkezli uluslararası parasal hiyerarşinin alt katmanlarında yer alan ekonomilerde uzun vadeli yatırım finansmanı sadece içerideki faiz oranlarıyla belirlenmez; küresel likidite koşulları, doların değeri, sermaye hareketleri, dış finansman maliyeti sanayi yatırımının koşullarını doğrudan etkiler. Kalkınma bankacılığı ve uzun vadeli kredi talebi bu nedenle bir sanayi politikası önerisi olduğu kadar, uluslararası finansal koşulların yarattığı risklerin bir bölümünün devlet bilançosu üzerinden taşınması talebidir.

Bu aşamada teşvik verilerine bakabiliriz; zira devlet-sermaye ilişkisindeki dönüşümün bazı izleri teşvik sisteminde belirginleşir. 2024’te 12.218 olan teşvik belgesi sayısı 2025’te 7348’e düşerken, teşvike bağlanan sabit yatırım tutarı 1,53 trilyon TL’ye ulaştı. Yani daha az sayıda projede daha yüksek yatırım tutarı yoğunlaştı. Bu veri, tek başına tekelleşmeyi kanıtlamasa da, devlet desteklerinin daha büyük ölçekli yatırımlara yönelmesinin sermaye yoğunlaşmasını güçlendirebilecek bir yapı oluşturduğuna işaret ediyor. 2025’te teşvik kapsamındaki sabit yatırımların yüzde 53,5’i komple yeni, yüzde 37,7’si tevsi yatırımlardan oluşmuştur.

Teşvik sisteminin dağılımı ise sermayenin coğrafi hareketlerini göstermesi bakımından önemlidir. 1,53 trilyon TL’lik sabit yatırımın yüzde 41,2’si birinci bölgede, yüzde 19,9’u ikinci bölgede, yüzde 13,1’i üçüncü bölgede toplanıyor. Bölgesel teşvik sisteminin eşitsizlikleri azaltma amacı taşıdığı ileri sürülse de, sermayenin yoğunlaştığı merkezler değişmiyor, tekelleşme örüntüsü hem rakamsal hem mekânsal olarak aynı çizgide ilerliyor.

Görüleceği üzere devlet hiçbir zaman ekonomik alandan çekilmedi ya da ekonomideki ağırlığını azaltmamış, aksine, sanayi politikasındaki rolünü farklı mekanizmalarla korumuş ve geliştirmiştir. Büyük burjuvazinin yeni talepleri de devlet müdahalesinin sona ermesi ya da devletin kendisini sınırlandırması değil, “stratejik seçicilik” çerçevesinde daha uzun vadeli ve daha koordineli hale gelmesi yönündedir.

Devlet Müdahalesinin Göstergeleri

Devlet aygıtı hiçbir zaman “seyirci” pozisyonunda kalmadığı gibi, çeşitli enstrümanlar (kamu bankaları, teşvikler, vergi istisnaları, kamu ihaleleri, altyapı yatırımları, kamu garantileri, özelleştirmeler ve düzenleyici kararlar) kullanarak sermaye birikiminin koşullarını üretmeye devam ediyor.

Yatırım teşvik sistemi bunun açık örneğini oluşturuyor. 2024’te 12.218 teşvik belgesi düzenlenmiş; yaklaşık 1,275 trilyon TL sabit yatırım ve 271 bin kişilik istihdam öngörülmüştür. En yüksek belge sayısı 7842 ile imalat sanayisinde gerçekleşmiş; bu alandaki öngörülen sabit yatırım yaklaşık 692 milyar TL’yi bulmuştur.

Teşvik ve yatırım verileri incelendiğinde, devletin ne sanayi sektörünü gözden çıkardığı, ne de sanayi sektörüne ivme kazandırdığı söylenebilir. Son yıllarda hangi yatırımın destekleneceği, hangi sektörün stratejik kabul edileceği, hangi bölgenin önceliklendirileceği ve yatırım maliyetinin ne kadarının kamu tarafından üstlenileceği konuları tartışılıyor ve bu doğrultuda yaklaşımlar benimseniyor.

Bu çerçevede Yeni Nesil DPT talebi, eski anlamıyla planlamaya dönüşten ziyade mevcut teşvik, finansman ve düzenleme kapasitesinin daha merkezi ve stratejik bir koordinasyonla birleştirilmesini öngörüyor. Devletin yatırım kararlarını daha etkin biçimde yönlendirmesi beklentisinin altında, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre örgütlenmesi değil, mevcut ya da yeni oluşturulacak finansman kaynaklarının (katma değer, teknolojik bileşim, ihracat gibi parametreler açısından) stratejik görülen sektörlere aktarılması arzusu bulunur.

“Girişimci Devlet”in Sınırları

Büyük burjuvazinin bu talebinin uluslararası ölçekteki teorik karşılıklarından biri -İSO Başkanı Bahçıvan’ın adını andığı üzere- Mariana Mazzucato’nun “girişimci devlet” yaklaşımıdır. Mazzucato, “Girişimci Devlet” (The Entrepreneurial State)  kitabında, devleti yalnızca piyasa başarısızlıklarını düzelten pasif bir aktör olarak gören anlayışa karşı çıkar ve yüksek riskli teknolojik yeniliklerin arkasındaki kamusal yatırımlara dikkat çeker. GPS, internet, dokunmatik ekran ve akıllı asistan gibi teknolojilerin gelişiminde ABD kamu kurumlarının uzun vadeli yatırımlarını örnek gösterir.[4]

Mazzucato, devletin özel sektörün arkasından gelen bir aktör değil, inovasyon sürecinin kurucu unsurlarından biri olduğunu gösterir; ancak devletin teknolojiye yatırım yapmasını savunmakla birlikte teknolojinin mülkiyeti konusunda statükoyu sorgulamaz. Ona göre kamu, mülkiyet biçimi değişmeden risk alabilirken, özel sermaye getiriyi elde etmeye devam edebilir.

Mazzucato’nun “değer yaratımı” anlayışı da tam da bu açıdan Marksist değer teorisinin hatalı yorumudur. Michael Roberts ve Ahmet Tonak’ın Mazzucato’ya yönelik eleştirilerinin ortak noktalarından biri, bir çıktının toplumsal açıdan yararlı olması ile kapitalist anlamda değer yaratmasının aynı şey olmadığıdır.[5] [6]  Bir altyapının, hastanenin veya kamu araştırmasının toplumsal kullanım değeri üretmesi ile artı-değer üretimi birbirinden ayrılmalıdır. Örneğin devletin okullara, hastanelere, ulaşıma, altyapıya ve teknolojiye yatırımı toplumsal kullanım açısından olumlu sonuçlara yol açarken, kâr amaçlı kapitalist üretim tarzı altında değer (artı-değer veya kâr) yaratmaz. Kapitalist üretim koşullarında, Mazzucato’nun sandığı gibi özel sektör ile kamu arasındaki gerilim ortadan kalkmaz çünkü kârlılık sorunu devam eder.

Yine de büyük burjuvazinin Mazzucato ilgisi bu noktada anlaşılabilir: Devletin daha etkin, daha girişimci ve daha stratejik olmasını önererek, farklı sermaye fraksiyonlarının taleplerinin kesişebileceği bir politika dili ve alternatif bir kapitalist strateji önerir. Kapitalist devlete ilişkin önerdiği işlev daha kolay alımlanabilir ve özünde kurallı (regülatif) birikimi savunan, bölüşüme de odaklanan basit bir formülasyondur. Büyük sanayi burjuvazisinin dile getirdiği “girişimci devlet” kavramının sanayi sermayesinin yeni planlama talepleriyle buluşturması bu bakımdan kritiktir: Devlet risk almalı, yatırım yapmalı, strateji kurmalı; buna karşılık mülkiyet ilişkileri değişmemelidir. Kamu sektörü ile özel sektör arasında bu ilişkiyi gözetecek yeni işbirliği alanları geliştirilmelidir.

Yeni nesil planlama tartışmasının sınıfsal düğümü “girişimci devlet”in sınıfsal sınırlarında çözülür. Sanayi sermayesinin devletten istediği, stratejik seçicilik ve risklerin kamuyla paylaşılmasıdır. Mevcut mülkiyet yapılarına dokunmadan sadece işlevselliğe odaklanan bu model, bu nedenle neoliberalizmin cepheden karşıtı değil, yeni sermaye birikimi koşullarına uyarlanmış ‘siyasal kapitalist’ versiyonudur.

Planlamanın Sınıfsal Arka Planı

Türkiye’de tartışılan yeni devlet biçimi uzun vadeli finansman sağlayan, teknolojik riskleri paylaşan, stratejik sektörleri belirleyen, kamu alımlarıyla talep yaratan ve sanayi, enerji, lojistik ile dış ekonomik ilişkileri daha merkezi biçimde koordine eden bir devlet. Bu tarif, neoliberal dönemin piyasa merkezli yönetim biçimlerinden farklı bir devlet kapasitesi arayışına işaret ediyor.

“Girişimci devlet” anlayışının hâkim olması veya “Yeni Nesil DPT”nin kurulması planlamanın toplumsallaşması anlamına gelmez; çünkü, planlama devlet ile piyasa arasında tercih yapmaktan ibaret değildir. Planlama, her zaman hâkim sınıf ilişkileri çerçevesinde yapılır: Üretimin kimin/hangi ihtiyaçları için gerçekleştirileceği, kamu kaynaklarının kimler tarafından/hangi koşullarda kullanılacağı, stratejik sektörlerde mülkiyetin kimde bulunacağı ve yaratılan toplumsal fazlanın nasıl bölüştürüleceği planlamada belirleyici sorulardır. Hangi sektörlerin “stratejik” olduğunun belirlenmesinden önce, bu belirlemeleri kimin yapacağını; hangi yatırımların finanse edileceğine karar verilmesinden önce, bu yatırımların mülkiyetinin kime ait olacağını sormak gerekir.

Sanayi sermayesinin geleneksel ve büyük kanadının bugün devletten istediği şey, büyük ölçüde özel sermayenin taşıyamadığı birikim risklerinin kamusal kapasiteyle yönetilmesi, finansman kaynaklarının çeşitlendirilmesi, Türkiye kapitalizminin düşük ve orta teknolojili üretim yapısının dönüştürülmesi, karbonsuzlaşma ekonomisine geçilmesidir. Ne var ki burada sermayeyi homojen bir sınıf olarak aynı talebin etrafında tek ses şeklinde lanse etmemek gereklidir. Bu talep TÜSİAD ve TÜRKONFED’in kurumsal yapısında cisimleşen uzun vadeli ihtiyaçlar listesinde yer alırken, kısa vadede patlayan kârlar çoğu kez uzun vadeli planlamadan daha tatlıdır.

Rahmi Koç’un KOÇ Holding kuruluş yıldönümünde “Dünyada müthiş bir değişim, müthiş bir ilerleme var. Kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu ‘gücün kadar konuş’ dönemi.” sözleri ise kurumsal taleplerin pratikteki somutlaşma ifadesidir. Türkiye uluslararası işbölümünde jeoekonomik güç olarak yapılanırken büyük sermayenin bir kanadı bu yapılanmanın daha kurallı ve öngörülebilir olmasını söylemekte, yine de devletin mevcut kapasitesini olumlamaktadır.

“Girişimci devlet” ve yeni nesil planlama tartışmasının siyasal sınırı devletin ne kadar “aktif” olacağı ilgili değildir çünkü devlet ve kamu halihazırda proaktif roldedir. Dolar merkezli finans sistemi, küresel değer zincirleri ve teknoloji üzerinde yoğunlaşan mülkiyet yapıları içerisinde Türkiye kapitalizmi de dönüşmektedir. Örneğin tekstil sektöründe hazır giyim ve konfeksiyon daralırken, teknik tekstil gelişmekte, savunma ve ulaştırma sektörleri ivme kazanmaktadır. Dolayısıyla devletin güçlenmesi ile ekonomik egemenliğin güçlenmesi farklı somut olgulardır.

Ekonomiye dair çok sayıda parametrenin yer aldığı ancak emeğin hiçbir şekilde bahsinin geçmediği bu denklemde yanıtlaması gereken soru şudur: Büyük sermayenin bir kanadının önerdiği yeni devlet ve planlama konsepti, küresel kapitalizm hiyerarşisinin neresinde ve hangi bağımlılık ilişkileri içinde, ne kadar hareket edebilecektir? Üretimin merkezinde yer alan işçilerin akıbetine dair neden sessizdirler? Sermayenin riskleri kamuya aktarılırken, üretimin yükünü taşıyan emeğin bu planın neresinde olduğu söylenmemektedir.


[1] Werner Bonefeld, The Strong State and the Free Economy, London and New York: Rowman & Littlefield International, 2017.

[2] Erhan Bilgin, “Çöküşün eşiğinde baskı rejiminin ekonomisi”, Evrensel, 18 Ağustos 2026, 

[3] Jeoekonomik yeniden yapılanmanın daha detaylı incelemesi için Kansu Yıldırım, “AKP döneminde Türkiye kapitalizminin jeoekonomik yeniden yapılanması ve emperyalizm”, Evrensel, 14 Ağustos 2026,

[4] Mariana Mazzucato, Girişimci Devlet: Kamu Sektörü-Özel Sektör Karşıtlığı Masalının Çürütülmesi, çev. Esin Soğancılar, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2023

[5] E. Ahmet Tonak, “The Value of Marx in The Value of Everything,” Review of Radical Political Economics 56, no. 4 (2024): 606–612, . Tonak, Mazzucato’nun The Value of Everything: Making and Taking in the Global Economy (New York: PublicAffairs, 2018) adlı kitabında Marx’ın üretken/üretken-olmayan emek ayrımını yanlış yorumladığını, terminolojik tutarsızlıklara düştüğünü ve bazı bibliyografik ve olgusal hatalar yaptığını göstermektedir.

[6] Michael Roberts, “The World’s Scariest Economist?,” The Next Recession, 26 Temmuz 2019, . Roberts burada Mazzucato’nun kapitalist üretim tarzı çerçevesinde devlet yatırımının kâr değil, kullanım değeri ürettiğini, dolayısıyla kapitalist sektörün kârlılığını düşürebilecek bir maliyet unsuru olarak görülmesi gerektiğini savunur.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Ela Ava yazdı: ABD ‘ekonomik savaş’ı başlattı: İran’a karşı benzersiz baskı operasyonu

İran’a karşı başlattığı savaşta Hürmüz Boğazı’na sıkışan Donald Trump...

L. Doğan Tılıç yazdı: Biri bana “Lan! Terbiyesiz!” dedi

Gündemde bir davanın karar duruşması ve ilk kez toplanacak...

Özge Güneş yazdı: Latin Amerika’nın geleceği Brezilya’da oylanacak

Brezilya 4 Ekim’de cumhurbaşkanını ve Kongreyi seçmek üzere sandığa gidecek....

Özge Güneş yazdı: Trump’a karşı mücadelede ilerici program arayışı

ABD’de 2026 ön seçimlerine kazanan adaylar kadar onların etrafında...

İsmail Duygulu yazdı: Akkuyu’dan Bugüne Bir Mücadelenin Hafızası

Türkiye’de Nükleer Karşıtı Hareketin İnsanları, Yolları, Kazanımları, Yenilgileri ve...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,905TakipçilerTakip Et
930AboneAbone Ol

Son eklenenler

Özkan Yıkıcı yazdı: Geliyorken gelen: ancak hâlâ kabullenmeyen gerçek

Şu anda Karpaz’dayım. Yağmur sıkça yağıyor. Dün geceye doğru...

Murat Çakır yazdı: Söylenebilirliğin ve yapılabilirliğin sınırları

Eylül ayında yapılacak üç eyalet parlamentosu seçimleriyle Almanya’nın “süper...

Özkan Yıkıcı yazdı: Hey gidi Almanya hey!

Bana birisi, onca gündemi varken, dünyada konuşulur, bizde algılarla...

Hediye Levent yazdı: Şam ile Kürtler anlaştı, bölgeyi ne bekliyor?

Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) Komutanı Mazlum Abdi, SDG’nin, kuzey...

Metin Yeğin yazdı: Sosyal ekonomi

Kapitalizm bize ekonominin yalnızca kâr etmek için var olduğunu...

Özkan Yıkıcı yazdı: SDG kendini feshederken

Belli ki daha Suriye’yi çok ele almaya devam edeceğiz....

Ela Ava yazdı: ABD ‘ekonomik savaş’ı başlattı: İran’a karşı benzersiz baskı operasyonu

İran’a karşı başlattığı savaşta Hürmüz Boğazı’na sıkışan Donald Trump...

Şener Elcil yazdı: Değişim Zamanı

Küresel güçlerin, dünyadaki paylaşım kavgalarının en yoğun yaşandığı, medeniyetlerin...

Canlı yayın