Hırs, çoğu zaman ilerlemenin, başarmanın, hayatta iz bırakmanın önemli bir yolu olarak yüceltilir. Bize, “Daha fazlasını iste.” derler; “Daha yükseğe, daha hızlı, daha güçlü…” Oysa hırs, suyun tadını bozan fazla tuz gibidir: Kıvamı aşınca her şeyi zehirler. İlk başta masum görünür. Küçük bir hedef, ufak bir başarı, bir adım daha ileri. Ama hırs büyüdükçe, insanın içindeki ölçüyü, dengeleri, merhameti ve hatta kendine duyduğu saygıyı kemirmeye başlar. Bir noktadan sonra kazanmak değil, kaybetmemek için savaşır hale gelir insan; yetinemez, mutlu olamaz, sürekli bir eksiklik duygusunun mahkûmu olur.
Hırsın en tehlikelisi görünmez olanıdır: Yalnızca başkalarını değil, kendimizi de tükettiğimiz anlarda ortaya çıkar. Gece yarısı hâlâ telefon ekranına kilitlenmiş iş e-postalarını yanıtlayan o beyaz yakalı, kendini “başarı” uğruna evladının çocukluğundan mahrum eden o baba, rakibini geçmek için doğruları eğip büken o politikacı… Hepsinin ortak noktası aynıdır: Toplumsal sorumsuzluk ve vicdan eksikliği.
Tam da şu anda Kıbrıs’taki durum budur… İyi insan olmak ve sevilmek; memleket meselesini çözmeye yetmez.
Hırs, insanı kör eder; neye dönüştüğünü fark etmez olur. Sonunda kazanılan zafer, insanın içini boşaltan bir heykelden ibarettir: Parlak ama içi boş. Koltuğa sığamazsınız ardınızda bıraktığınız yalanlarla… Bu yüzden, gerçek güç çoğu zaman durmayı bilmekte saklıdır. Kendine şunu sorabilmekte: “Bu makam, para, mevki uğruna ne kaybediyorum?” Bir şey kaybetmediğini düşünmek ve vicdanın rahat olduğunu söylemek ise en tehlikeli ve en yıkıcı olanıdır.
Dönüşü olmayan tahribata yol açar. Hırs, ölçüsünde bir yakıt; fazlasında bir yangındır. Ve kimi zaman en zor ama en özgürleştirici cümle, “Yeter.” diyebilmektir.
Peki, biz hangisine inanıyoruz? Hangisine güveniyoruz?
Siyasetin dili, yalnızca ne söylediğinizle değil, nasıl söylediğinizle de şekillenir. İçerikten bağımsız, üslubun kendisi bir stratejidir.
Hırıltıyla konuşan lider, kendini “gerçeklerin acı sözcüsü” gibi sunar; mizahla konuşan ise “her şeyin farkında, soğukkanlı ve zekâ dolu, ama dilbilgisi hataları yaptığı için istenmeyen, vizyonsuz” damgası yiyendir.
Biri analizler yapar, gerçeklikten uzak vaatlerde bulunur; diğeri cahilliğiyle ya sabırları taşırır ya da alay konusu olur, mizah sempatisi toplar.
Ve biz, şaibeli, “özgür” seçmenler, çoğu zaman sözün içeriğine değil, taşıdığı tona teslim oluruz. Kadın mı dedi bayan mı dedi, doğru dili kullananı hemen yüceltiriz, prezentabl oluşu yalanları kapatır. Bu yanılsamaya düşmek, kurtarıcı bekleyen bir toplum için en ideal olandır… Ama bu sonun yeni bir başlangıcıdır…
Bu durum sadece bizim coğrafyamıza özgü değil. Dünya siyasetinde de üslup, politikanın en güçlü silahlarından biri. Donald Trump’ın öfkeli, tehditkâr diliyle Barack Obama’nın esprili, sakin üslubunu düşünün. İkisi de çıkarlarını korumak, kendi ajandalarını ilerletmek için konuşuyor, fakat kitleler üzerindeki etkileri bambaşka. Birinin sesi kulakta yankı gibi çınlanır; diğerininki sohbet eder gibi yumuşak ama ikna edici.
Bizde ise mizah ve öfke, halkın ruh hâliyle doğrudan bağlantılı. Yoksulluk, adaletsizlik ve sürekli kriz hâli, öfkeye daha yatkın bir kitle yaratıyor.
Hırıltılı konuşan, “Öfkem senin öfken.” diyerek bu duyguyu sahiplendiğinde güven kazanır. Ancak aynı zamanda mizaha aç bir toplum da olduğumuz için cehaleti de komediye dönüştürürüz.
Çünkü mizah, çaresizlik içinde nefes almak gibidir. Haksızlığa gülerken, aslında onun acısını hafifletiyoruz. Bu yüzden alaycı, esprili bir siyasetçi de “bizim gibi hissediliyor; dertlerle dalga geçebilecek kadar güçlü biri” diyebiliyoruz.
Ama işin tehlikeli yanı da burada başlıyor: Üsluba kapılıp, içeriği görmezden gelmek. Hırıltılı olanın söylediklerine eleştirel bakmamayı, politikalarını, somut yaptırımlarını görmezden geliyoruz. Çünkü biri duygularımıza hitap ediyor, diğeri bizi eğlendiriyor, öfkelendiriyor.
Oysa sonuçta aynı şeyleri söylüyorlar, aynı politikaları savunuyorlar, aynı amaca hizmet ediyorlar: İşgal rejimine…
Yani ton, bizi içeriğin önüne geçmeye ikna eden bir maske hâline gelebiliyor.
Bir başka gerçek ise şu: Siyasetçiler bunu çok iyi biliyor. Ses tonlarını, mimiklerini, esprilerini, hatta hangi anda öfkeleneceklerini dahi çalışıyorlar. Konuşmaların öncesinde danışman ekipler, “Burada kahkaha al, burada yumruğunu vur.” diye prova yaptırıyor belki de. Akıl hocaları her zaman vardır… Halkın öfkesini hangi cümleyle, hangi ses tonuyla sahiplenirse daha fazla oy toplayacağını hesaplarlar.
Bu yüzden üsluba kapılmak, manipülasyon riskini beraberinde getiriyor.
Peki biz, seçmen olarak bu döngüyü nasıl kırarız?
Öncelikle kendimize şu soruyu sormamız gerek: “Bu kişi ne söylüyor? İçeriği nedir?”
Yani, söze değil, politikaya odaklanmak. Bir liderin konuşmasını dinlerken, hırıltısına ya da şakasına değil, teklif ettiği çözümlere bakmak.
Çünkü mizah da, öfke de içeriğin süsüdür; özü değiştirmez. Öz aynıdır. Gerçeklikten uzaktır ikisi de.
İkisi de tek başına yön bulmamız için yeterli değildir. Bizim ihtiyacımız, üslubun arkasındaki gerçekleri görebilecek berrak bir bakış.
Sonuçta siyaset, yalnızca siyasetçilerin değil, bizim de sahnemiz. Onlar rol yaparken biz seyirci koltuğunda oturmayı bırakmadıkça, hırıltılı olan da mizahlı olan da aynı oyunu oynamaya devam edecek.
Belki de önce biz, hangi tonda konuşulduğuna değil, hangi dünyada yaşamak istediğimize karar vermeliyiz. Çünkü üslup, eğitimli, bilgili ve inandırıcı duyulsa da söylenenler çoğu zaman bir yanılsamaya, bireysel çıkarlara, hırsa hizmet etmektedir…




