ABD’nin aylardır Venezuela’ya yönelik oluşturduğu askeri baskı, ülkedeki bazı askeri hedeflerin vurulması ve ABD özel kuvvetlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini Caracas’ta düzenledikleri bir operasyon ile kaçırıp kendine yöneltilen uyuşturucu karteli lideri olma iddiası ile yargılanmak üzere New York’a gönderilmesi ile son buldu. ABD Başkanı Trump, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ‘Savaş’ Bakanı Pete Hegseth ile düzenlediği basın toplantısında, operasyonun 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin gerçekleştirdiği en muhteşem operasyon olduğunu, ABD’nin Venezuela’da kendisinden çalınan petrol kaynaklarını artık geri alacağını, bunu yapmak içinse bir grup kişinin görevlendirileceğini ve Venezuela’yı geçiş sürecinde ABD’nin yöneteceğini ilan etti. Venezuela muhalefetinin bugün için lideri sayılabilecek konumdaki María Corina Machado’yu ise ülkede saygı duyulmayan ve ülkeyi şu an için yönetme kapasitesinde olmayan bir kişi olarak nitelendirerek resmin dışına iterken, Venezuela’daki mevcut iktidarın kendileri ne derse yapmaya hazır olduğunu ve ABD’li şirketlerin ve Venezuela’yı yönetecek bu grubun mevcut iktidarla çalışacağını ifade ediyordu.
Hiç şüphesiz hem bölgeye hem de dünyaya verilen mesaj açık ve bundan etkilenmemek mümkün değil. Bu mesaj, Trump iktidarı döneminde ABD’nin tartışılmaz olarak dünyanın hegemonik gücü olduğudur. ABD öyle bir ekonomik, askeri ve istihbarat gücüne sahiptir ki on bir senedir başkanlık koltuğunda oturan bir kişiyi bir gece tereyağından kıl çeker gibi, bir asker kaybetmeden, geride bir askeri teçhizat bırakmadan yatağından pijamaları ile alıp yargı önüne çıkartabilir. Peki gerçekte durum böyle mi?
Öncelikle daha her şeyin çok yeni geliştiğini hatırlatalım ve yanılma payımızın yüksek olduğunu belirtelim. Ancak şurası kesin, ABD’nin ülkeye bir operasyon yapacağı yaz aylarından beri ABD medyasında dillendirilmekte, hedeflerin bile belirlenmiş olduğu açıkça ifade edilmekteydi. 3 Kasım’da Evrensel gazetesinde yayımlanan yazımda “Venezuela muhalefetinin artık kesin gözü ile baktığı, 1-2 aydır ‘saatler içerisinde’ gerçekleşeceğini umdukları ABD müdahalesinin -eğer gerçekleşecek olursa- bir kara müdahalesi biçimi almayacağını beklemek yanlış olmayacaktır. Eğer bir müdahale olacaksa sınırlı bir hava saldırısı ile üst düzey yönetimde ve orduda kopuşların gerçekleşmesi beklenecektir.” şeklinde bir yorumda bulunmuştum. Bir başka deyişle her ne kadar bir devlet başkanının ve eşinin yarım saat içerisinde ülke dışına çıkarılabilmesi akıl almaz gelse de ABD’nin ülkeye askeri bir müdahalede bulunması beklenen bir şeydi. Ancak bence beklenmeyen şey Venezuela muhalefetinin bir paçavra gibi Trump yönetimi tarafından kenara atılacağıydı.
Şimdi her ne kadar elimizde çokça veri ve bilgi olmasa da muhtemel senaryolara bakalım. Birinci ihtimal bize Trump’ın Florida’da çadır tiyatrosuna benzer siyah çarşaflar arasında yönettiği operasyon ile sunmak istediği muhteşem zafer. ABD artık Venezuela’nın sahibi ve Venezuela’daki mevcut iktidar Maduro’nun akıbetine uğramamak için Trump ve şürekası ne derse yapmaya hazır. ABD bütün dünyaya tartışmasız hegemon olduğunu kanıtlamış durumda ve bölgedeki diğer ülkeler de ona göre hizalanmak zorunda.
İkinci senaryo ise biraz daha çetrefilli ve oldukça spekülatif. Öncelikle ABD’de yaklaşan ara seçimlerde bir zafere ihtiyaç duyan Trump’ın iç siyasette özellikle Epstein davası ile gündemi belirleme üstünlüğünü kaybettiği söylenebilir. Buna ek olarak, ABD’nin Karayipler’deki askeri yığınağı hem iç siyaset açısından hem de lojistik olarak sorunlar yaratmaya başlamış durumdaydı. Dünyanın en büyük savaş gemisi Gerald. R. Ford’un acilen kızağa çekilip tamir edilmesi gerektiği sıkça dile getirilen bir husus. Bir yandan da Maduro, tüm bu baskılara rağmen ülkeyi terk ederek bir geçiş sürecini başlatmaya yanaşmıyor, kapsamlı bir kara harekatının maliyetini üstlenemeyecek olan Trump’ın blöf yaptığını düşünüyordu. Aynı zamanda tüm bu ekonomik ve askeri baskılara rağmen ne iktidar içerisinde -ordudan veya sivil kesimden- bir kırılma yaşandı, ne de sokaklarda halk iktidara karşı mobilize oldu.
Bu açıdan, Trump yönetimi için aylardır süren bu baskının acilen bir zafere bağlanması gerektiği anlaşılabilir. Bu zafer, Venezuela’da topyekûn bir rejim değişikliği şeklinde de olabilirdi, ya da daha önce olduğu gibi ABD menşeli petrol şirketlerinin faaliyetlerini sürdürdükleri ancak Maduro’suz bir geçiş dönemi de yeterli olabilirdi. Halen nasıl gerçekleştiğini ve sürdürülüp sürdürülemeyeceğini bilmiyoruz, fakat ikinci seçenek hayata geçmiş gibi görünüyor. Trump, Maduro ve eşinin içi bomboş bir iddianame ile yakalanmasını iç politikada zafer olarak kullanırken bunu ABD’nin milyarlarca dolarlık bir rezervi ele geçirdiği şeklinde sunarak ekonomik bir başarıya da işaret etmeyi ihmal etmiyor. Bunu yaparken de Venezuela muhalefetinin iktidar ya da serbest seçimlere yönelik taleplerini tabii ki önemsemiyor. Zaten parçalı olan muhalefet, bir geçiş dönemi umuduyla en azından Maduro’dan kurtulmuş olmanın sevinciyle tatmin olur, Venezuela’daki mevcut iktidar (Nasıl başarılacaksa?) Maduro’nun kellesi karşılığında ABD’nin ekonomik ve askeri baskısından kurtularak bir nebze rahatlar, Trump iktidarı ise ABD’nin gerçekleştirdiği güç gösterisine ABD’li petrol şirketlerinin kazanımlarını da ekleyerek rejim değiştirmeden ama maliyetsiz bir biçimde iç politikada zafer kazanır mı zamanla göreceğiz.
Ancak unutulmamalı ki küresel hegemonluk sadece zor aygıtının çalıştırılması ile sağlanamıyor. Öyle olsaydı ABD bundan önceki dönemlerde de bu zor aygıtı ile istediklerini elde etmekten çekinmezdi. Son operasyon her ne kadar ABD’nin zor aygıtını dünya kamuoyu önünde cilalamış, bir şok dalgası yaratmış olsa da uluslararası rızanın sağlanmasında ABD hegemonyasının Irak savaşında aldığına benzer bir darbe aldığını söyleyebiliriz.



