Öncelikle belirtelim: Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Rum okulları ile karma eğitim yapan kuruluşlar, dönem tatilini şubat ayı başında değil, Noel ile başlatıp ocak ortasına olan günlerde yaparlar. Bir anlamda onlarda dönem karnesi, Noel gününden önceki gün alınır…
Şimdi konuya gelelim: Bundan altmış iki yıl öncesine gidelim. Yine bir Noel öncesiydi. Yirmi Aralık altmış üç tarihinde Kıbrıs Körler Okulu’nda okuyordum. O geceki törenle ardından karnemizi alacak, sonra köyümüze tatile gidecektik. Körler Okulu’nda her zaman dönem ve sene sonu tatilleri öncesi bir tören yapılırdı. Bu gece gerçekleştirilirdi. O zamanki hükümet erkânı da genellikle gelip bu törenleri izlerdi. Makarios da ben okulda okurken her törene geldi. Hatta kendi altmış üç töreninde bize ekstradan hediyeler verdi. Bana da küçük bir piyano hediye etmişti.
Bizim dikkatimizi çeken ve düşündüğümüz olay, Doktor Küçük’ün, hatırladığım kadarıyla, hiç katılmamasıydı. Cumhuriyet’teki Türk yetkililer genelde törene gelirken Küçük gelmemişti.
O gece yine klasik törenler yapıldı. Okuldaki Türk ve Rum öğrenciler etkinliklerini sergilediler. Ben hem şarkı söyleyen koroda yer aldım hem de bir şiir okudum. Tören iyi geçti. Doğrusu, dışarıdaki provokasyonlardan çatışmaya geçilen gecenin, orada çocukluk aklımla farkına varmadım. Durum normal gibiydi. Tabii sonradan öğrendiklerimle orayı yorumluyorum…
Tören sonrası okulun da bize verdiği, bizim istediğimiz hediyelerle gece sonlandı. O sömestr tatiline iki hediye ile giriyordum.
Ertesi gün uyandık. Kahvaltıyı yaptık. Bize hem harçlığımız hem de otobüs gidiş paramız ödendi. Kullandığımız okul elbiselerini verip okula gelirken giydiğimiz kendi giysilerimizi giydik. Artık gitme dönemi başlıyordu. Önce arabayla toplu giden Limasol gibi yerleşimlerin öğrencileri şaşaalı şekilde okuldan ayrıldı. Ben yaklaşık saat onda babamın beni almaya geleceğini biliyordum.
Bu arada ekleyelim: Okul, herkesin ailesini karne törenlerine davet ediyordu. Babam da iki defa gelip katılmıştı. Tabii masrafları okul tarafından karşılanıyordu.
Herkesin gidişatını izlerken elimdeki hediyelerle oyalanıyordum. Klasik hastalığımla ilgili olarak gözlüğü çıkarıp çekmeceye koydum. Okulda çalışan kadının nişanlısı ile satranç oynamaya başladım. Nasıl olsa zamanım vardı. Tek eksiklik, okuldaki çoğu görevlinin okulda olmamasıydı. Öğretmen olarak Türk Ülgen ve özel öğretmenler vardı.
Saat onu geçti. Babam yoktu ama ben satranç oynamaya devam ediyordum. Derken saat yaklaşık on bire geliyordu. Özel hoca telaşla bana seslendi. Arabasına aldı. Ben, iki öğrenci ve Ülgen hocam taksiye bindik. Hoca hemen sürdü. İlk defa böyle bir gelişme oluyordu. Babam hiçbir zaman gelmezlik etmemişti.
Okulun kapısından çıkıp Lefkoşa sokaklarına girdik. Türk sınırına dek geldik. “Tahtakale” falan diye bir şeyler konuşuyorlardı. Lefkoşa’nın Türk bölgesine geçerken birden bir aile hocayla konuşmaya geldi. Geceleyin basıldıklarını anlatıyorlardı. Biraz korku, biraz da şaşkındık. Çünkü kısa zaman önce geceleyin Rumlarla birlikte eğlenmiştik. Makarios nutuk çekip bize hediye dahi vermişti.
O arada Ülgen hocamın kocası Sami de peşimize takıldı. Bir zaman sonra hoca beni babama teslim ediyordu. Tabii babam etrafa bir şeyler anlatıyordu:
“Oğlumu almak istiyordum. Taksiciler gitmiyordu. ‘Silahımız yok’ diyorlardı. Aklıma okulda telefon olduğu geldi. Bilenlerden birinin yardımıyla okulu arayıp ‘Özkan’ı getirin’ dedim.”
Ama o da heyecanlıydı. Öğlen köye gitmek için arabaya binince, arabadakilerin her birinden çıkan seslerle konuyu anlamaya çalışıyordum. Ama arada yorgun düşüp uyudum. Türk, Rum köyü demeden yola devam edip Mansura’ya geldik. Mansura’da inip Bozdağ’daki evimize gitmek için bisiklete binerken babama birçok soru soruyorlardı. Artık net anlamıştım: Durum çok tehlikeliydi. Hatta giderek kendimin de ucuz kurtulduğum hissine kapıldım.
Akşam evdeydim. Radyo açıktı. Normal yayın sürüyordu. Ama annem ve babam hep çatışma, Tahtakale gibi sözlerle heyecanlı heyecanlı konuşuyorlardı. Ben bu arada, bir önceki gecenin tören gizeminden, bol elektrikli ortamdan, bir gece lambasının yandığı karanlık ortama düşmenin şaşkınlığındaydım. Kalabalıktan uzak, ışıkların olmadığı bir dağ köyü evindeydim.
Ertesi gün yine haberler dikkatlice izlendi. Bu arada Rumca bilenlerin pazar günleri sık sık dinledikleri yayınlar da vardı. O pazar Kıbrıs Rum yayınından da dinlendi. Bir tuhaflık yoktu fakat merak, endişeyle karışık hâlde yaygındı.
Pazartesi sabahı radyoyu açtık. Kıbrıs Türkçe yayın yapan istasyona koyduk. Şarkılar çalıyordu. Ta ki haberleri okuma anına gelinceye kadar. Haber okumaya başlayan kişi hiç tanıdık değildi. Konuşma şeklinden Rum olduğu kesindi. Bazı kelimeler anlaşılmıyordu. Hemen Rumca haber kanalına çevirdik. Açıkça Lefkoşa’da çatışmaların olduğu bilgisi verildi. Böylelikle Kıbrıs’ta provokasyon döneminden çatışma sürecine resmen girilmişti.
Aklımda şu soru oluştu: On beş gün sonraya dek sürer mi? Çünkü okul açılacaktı. Peşinden Lefkoşa’ya giden arabaların döndüğü ya da üstümüzdeki Piyenya köyünde kalabalık olmadığına dair sohbetler gelişti.
İkindi vakti annem keçileri beklerken, erkeklerin ellerinde genellikle av tüfeği, birkaçının da uzun namlulu ve sonradan öğrendiğim piyade silahları vardı. Artık savaş koşullarına resmen girdik diye düşündüm. Hele de karanlık çökerken babamın da dört saat nöbet bekleyeceği haberi, korkunun ta iliklerime işlemesine neden oldu.
Yirmi Bir Aralık günü benim için Kıbrıs Körler Okulu’ndaki öğrenimimin de sonuydu. Üçüncü sınıfta yarı sömestr tamamlanışıyla bu dönem kapanmıştı. Hem de tarihî bir sıçramayla iki kesimli çatışmaların başladığı günle çakışmıştı. Bir anlamda ayrılığı ve savaşı çocukluk aklımla yaşadım. Daha sonra toparladıklarımla bazen bunu şans diye düşündüğüm de oldu. Babam bir fırsat bulmasa, Özel hoca okulda olmasa, oradan ayrılma şansımız var mıydı, bilmem.
Aramızdan doğal olarak ayrılan Nevzat Adil’di. Onlar başka şekliyle ülkelerine gidiyorlardı. Bir dönem böyle kapanırken sonrasındakilerle hep bağdaştırma şansım da oldu. Yemek yerken, yatakhanelerde, ortak oyun oynarken, ortak binada bulunurken ve sadece sınıf odasında Türk–Rum ayrımı varken, birden aynı ortamdan ayrılıp savaş hâlindeki Kıbrıs’la karşılaştım. Çocukluk anılarıyla bu, epey sorguladığım bir dönem oldu.




