Türkiye’nin Kıbrıs politikasına yönelik en çok dile getirilen eleştirilerden biri, resmi söylemler ile pratik uygulamalar arasındaki derin çelişki olmuştur. Söylemlerde Kıbrıs; “milli dava”, “garantörlük” ve “kardeşlik” gibi yüce kavramlarla anılırken, yürütülen yerleşim politikaları, demografik müdahaleler ve ekonomik uygulamalar, adanın kültürel hafızası, toplumsal yapısı ve yerel kimliği üzerinde kalıcı tahribatlar yaratmıştır.
Geçmişi silmek ne kadar zorsa, yeni bir coğrafi kimlik inşa etmek de bir o kadar zordur. Bu çelişki, yalnızca belli bir döneme, partiye ya da figüre indirgenemeyecek kadar derin, çok katmanlı ve yapısaldır.
Bugün CHP’nin, AKP’yi hedef göstererek kendi geçmiş sorumluluklarını göz ardı etme çabası, bu çelişkili siyasetin güncel bir örneğidir. Kıbrıs’taki son seçim süreciyle birlikte, Türkiye siyasetinde “Kıbrıs kartı”nın hâlâ geçerli bir araç olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Yarım asırlık Kıbrıs işgali, sanki yalnızca AKP’ye ait bir sorumlulukmuş gibi sunulmakta; oysa mesele, 1950’lerden bu yana birçok hükümetin, askeri-bürokratik yapıların, güvenlik politikalarının ve sivil siyasi aktörlerin ortak üretimidir.
Elbette NATO’nun, İngiltere’nin ve genel anlamda Anglo-Amerikan bloğunun Kıbrıs planları göz ardı edilemez. Ancak bu durum, Türkiye’nin tarihsel ve yapısal sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Sorunu yalnızca AKP’ye indirgemek, eleştiriyi kolaylaştırırken meseleyi yüzeyselleştirir ve gerçek yapısal sorunların üzerini örter.
Atatürkçülük gibi ideolojik söylemlerle kendini güvenli bir konuma yerleştirip, AKP iktidarına eleştiri yönelten kesimler dahi, Kıbrıs’ta yaratılan tahribatın yalnızca iktidar değişikliğiyle ortadan kalkacağını sanıyorsa, yanılıyor. “Kıbrıs kırmızı çizgimizdir” gibi Kıbrıs’ı babasının malıymış gibi sahiplenen sloganlar, adayı kültürel ve tarihsel bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp, stratejik bir mülk olarak kodlayan zihniyetin yansımasıdır. Bu yaklaşım, Kıbrıs’ın toplumsal ilişkilerine, hafızasına ve kolektif iradesine onarılması güç zararlar vermiştir.
Bugün umut, Lefkoşa’da yeni Cumhurbaşkanı Erhürman’ın etrafında şekillenmektedir. Ancak onu bekleyen süreç, ciddi bir samimiyet ve cesaret sınavıdır. Eğer seçim kampanyası sürecinde kullandığı dilin dışına çıkmaz, aynı adada birlikte yaşadığımız tüm toplumlarla barışçıl ve eşitlikçi bir iletişim kurma iradesi göstermezse; insan hakları ile temel hak ve özgürlükleri esas alan, Kıbrıs’ın kuzeyini bütünleştirmeyi değil, tüm ada genelinde birleştirici bir dil kurmayı hedeflemezse, bu dönüşüm mümkün olmaz. Politik doğruculukla sınırlı bir dil, yapısal sorunları çözmeye yetmez.
Değişim arzusu heyecan verici olsa da, bu değişimin kalıcı olabilmesi; gerçek bir irade, uzun vadeli bir duruş ve derin bir sorumluluk bilinciyle desteklenmelidir. Kıbrıslı Rumlardan izole edilmiş, içine kapanık bir yaşam tarzının kuzeye dayatılması artık sona ermelidir. Kuzeyde inşa edilmeye çalışılan birlik, kardeşlik ve dayanışma söylemleri; tüm adayı kapsayan bir vizyona dönüşmelidir. Kutlamalar ve coşku önemlidir; ancak bu duyguların kalıcı bir siyasi dönüşüme evrilmesi için somut adımlar atılmalıdır.
Sadece “iyi insan” olmak, sevilmek ya da sempati toplamak yetmez. Politikadaki kirli pratiklerden zor olsa da sıyrılarak, adanın ana diliyle, coğrafyasıyla ve dünyayla bağlarını yeniden kurmak gerekir. Zira izolasyondan çıkar sağlayan yapılar, bu kirli düzenin devamından beslenmektedir. Bu nasıl değişir? Zamanla göreceğiz. Ancak dönüşüm, kaçınılmaz olarak kolektif bir cesaret gerektiriyor.
Zorunlu göçler, demografik mühendislik, ekonomik dağıtım ve diaspora politikalarıyla yerel halkın tarihsel varlığı büyük ölçüde aşındırılmıştır. Bu durum artık yalnızca Kıbrıslı Türkleri etkileyen bir “kolonileştirme mantığı” değil; çok daha geniş çaplı bir kültürel, ekonomik ve siyasi mühendisliğe dönüşmüştür.
Bu noktada siyasi aktörlerin klasik refleksi devreye girer: Suçu başkasına atmak. “Bizim hiçbir sorumluluğumuz yok” türündeki başından saçma tarzı açıklamalar, geçmiş politikaları meşrulaştırmak ve sorumluluktan kaçmak için kullanılan bir retoriktir. Oysa bu tutum, hem Türkiye’de hesap verilebilirliği zedeler hem de Kıbrıs’ta çözüm odaklı, kapsayıcı süreçleri tıkar.
Ayrıca hem Türkiye’deki diaspora siyasetinde hem de iç kamuoyunda yürütülen “temize çıkarma” çabaları, mağduriyet ve suçluluk algılarını yeniden şekillendirerek tarihsel adaletin yerleşmesini engellemektedir. İslamcı, milliyetçi ya da liberal fark etmeksizin, tüm ideolojiler Kıbrıs söz konusu olduğunda aynı zeminde buluşur: Adanın “kaybedilmesi” kabul edilemez bir tehdit olarak görülür. Bu bakış açısı, Kıbrıs’ı bir toplum ve kültür olarak değil, “milli bir mesele” olarak değerlendiren hastalıklı bir zihniyetin ürünüdür.
Sonuç olarak bize düşen, kötünün iyisiyle yaşamayı kabullenmek değil; bu kısır döngüyü aşmak olmalıdır. Gerçekleri konuşmadan, politikanın yalanlarını teşhir etmek mümkün değildir. Cesaret ve samimiyet, tehdide ve baskıya rağmen hakikati kabul edip birlikte çözüm yolları aramayı gerektirir. Bu süreçte kim olursa olsun, ister gazeteci, ister siyasetçi, ister yurttaş, herkesin sorumluluğu vardır.
Gerçek dönüşüm, yalnızca kuzeyin müdahale altındaki çokkültürlü yapısını korumakla değil, tüm adada kapsayıcı bir barış ve birlikte yaşama vizyonunu inşa etmekle mümkündür. Sevinç ve kutlamalar geçicidir; esas mesele, bu duyguları kalıcı ve yapısal bir değişime dönüştürmektir. Üstelik bunu, yalnızca Kıbrıs’ın değil, dünyanın içinden geçtiği kaotik ortamı da göz ardı etmeden gerçekleştirmek gerekir.



