Türkiye’nin bütün dertlerinin, kirinin, pasının, her türlü rezilliğinin ve güvenlik kavramı ile yaşam alanlarını tehdit eden çürümesinin Kıbrıs’ın kuzeyine bu denli pervasız, sorumsuz ve hunharca taşınmasının sorumluluğu yalnızca bugünkü hükümete yıkılamaz.
Evet, mevcut iktidar bu süreci hoyratça derinleştirdi ve memleketi hem fiziken hem de ruhen can çekişir hâle getirdi. Ancak bu tablo birkaç yılda oluşmadı. Bu, yıllara yayılan ihmallerin, bilinçli suskunlukların ve göz göre göre büyümesine izin verilen bir çürümenin sonucudur.
Bu topraklarda şiddetin, cinayetin, soygunun, mafyanın, uyuşturucunun, vurgunun, silahın, tetikçiliğin ve cezasızlığın kültürleşmesine izin veren bir tarih var. Üstelik bu tarih, bugün iktidarda olanlardan çok daha geniş bir sorumluluk alanına yayılıyor. Yalnızca suç işleyenleri değil, o suçları görmezden gelenleri, zamanında “aman huzurumuz kaçmasın” diyerek susanları, meseleyi sürekli erteleyenleri de kapsıyor. Silahların normalleştiği, mafyatik ilişkilerin gündelik hayata sızdığı, vurgunun “akıllılık”, hukuksuzluğun ise “beceri” sayıldığı bu düzen kendiliğinden ortaya çıkmadı. Buna göz yumuldu. Buna alışıldı. Buna alan açıldı. Sorumsuzca, bireysel refahlarınızın konforu uğruna…
Bugün “güvenlik” kavramı, gerçek bir karşılıktan çok bir yanılsamaya dönüşmüş durumda. İçinde yaşadığımız tehdit dili birkaç yılda oluşmadı. Korku yüklü kelimeler bir anda girmedi hayatımıza. Bunun nedeni yalnızca bugünkü siyasal tercihler değil, yıllardır dibine kadar yabancılaşmasına izin verilen bir kültürdür.
Yaşam değersizleşirken, insan hayatı ölümle biten bir saçmalık içinde sıradanlaşırken, “çok kültürlülük” ve “insan hakları” söylemleriyle bunu meşrulaştıran bir muhalefet mi kurtaracak bu memleketi?
Suçun sıradanlaştığı bu iklim tesadüf değildir. Bu, sistematik bir sorumsuzluğun ürünüdür. Ve bu sorumsuzluğun sicili yalnızca iktidar koltuklarında oturanlara değil, muhalefet iddiasıyla suskunluğu tercih edenlere, düzenle çatışmak yerine ona eklemlenenlere de aittir.
Şimdi çıkıp her şeyi bugünkü iktidarın omuzlarına yıkmak ve “biz gelirsek her şey düzelir” masalını anlatmak kolay. Ama kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Siz de değilsiniz. Bu pisliği nereden başlayarak temizleyeceksiniz? Önce kendinizden, öz eleştiriden, yüzleşmeden, içe dönük bir analizden başlamanız gerekir.
Batmış bir gemiden söz ediyoruz: Neresinden tutsanız ihanet edilmiş bir ada yarısı var karşımızda. Bölük pörçük, kokuşmuş, her zerresi ayrı ayrı çürümüş bir yapı. Hangi parçasını onaracaksınız? Zamanında sessiz kaldıklarınızı, örtbas ettiklerinizi normalleştirerek mi?
Memleketin bugün geldiği noktanın tek sorumlusunun iktidar olduğu algısını sürekli yeniden üretmek artık sadece can sıkıcı değil, düpedüz umut tacirliği ve ikiyüzlülüktür. Kendi küçük saltanatlarınızı, bireysel refah alanlarınızı ne kadar sevdiğinizi bilmesek belki bu masallara inanırdık. Ama biliyoruz. Bu yüzden “yarın hükümet değişince her şey güzel olacak” anlatıları, gerçeği erteleyen ucuz tesellilerden ibaret kalıyor.
Soyut anlatılarla, içi boş erken seçim safsatalarıyla bu enkazın neresinden başlayacaksınız? Atatürk’ün arkasına sığınılarak yapılan, ritüele dönüşmüş protestolar ve sloganlar da artık ikna etmiyor. “AKP elini yakamızdan çek” diye diye bu pisliğin sanki yalnızca tek bir iktidar döneminin ürünü olduğu izlenimini vermek, bu karanlık tarihle yüzleşmekten kaçmanın başka ideolojik bir biçimi.
Bitti. Ortada organik bir toplum kalmadı. Şiddetin, korkunun, suskunluğun ve çıkar ilişkilerinin öğüttüğü bir kalabalık var artık. “Kıbrıslı Türk” dediğiniz şey, ortak bir etik ve gelecek fikrine tekabül etmiyor. Çünkü böyle bir karşılık kalmadı. O fikri de tükettiniz. Belki de hiçbir zaman tam anlamıyla inşa edilmemiş bir şeyi kaybettik. Bugün yaşadığımız hâl, bir yabancılaşma bile değil; daha çıplak, daha acı bir gerçekliktir: Sorumsuz, bencil, beceriksiz bir düzenin içinde, biraz adada, biraz denizaşırı odalarda savrulma hâli…
Ve bütün bu enkazın başında, hâlâ daha utanmadan güzellik vaat edenler, ısrarla kendilerini dünyanın merkezinde sanmaya devam ediyorlar.



