Kıbrıs iktibasLevent AtikoğluYargı ve son sevişmenin tadı – Levent Atikoğlu

Yargı ve son sevişmenin tadı – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ta mahkeme salonlarının duvarları, artık adaletin gözlerinde bir kırgınlık, bir çekince yansıması. Çünkü yargı, hukuk, yasa koyucular, asker ve garantörlerin kıskacında, bağımsız olamayan bir figürandır yalnızca.

Sözüm ona adalet dağıtır, ama dağıttığı tek şey, garantörün gölgesinde biçimlenmiş bir oyundur. Garantörün garantiye aldığı tek şey ise, adaletin değil, kendi çıkarlarının ve devletlerarası hesaplarının devamıdır.

Bu kara parçası için “iki ayrı devlet” denir, “birleşik Kıbrıs” denir, federasyon, konfederasyon, tanınma ya da tanınmama denir. Adını sen koy, ne koyarsan koy, suyundan da koy, huyundan da koy… Tüm bu kavramları ortak bir zeminde buluştursak bile hayat kalitesinin ızdırabı her an her yerde…

Günlük yaşam, hiçbir uluslararası konferansın, hiçbir müzakere masasının çözemediği küçük ama yakıcı sorunlarla şekillenir. Canı ağrıdığı yerde birikir insanın derler ya. İnsanlar elektrik faturasıyla, ulaşım zorluğuyla, pahalılıkla, bürokrasiyle boğuşurken; hukuk, siyaset ve diplomasi havada asılı kalmış boş sözlerden ibarettir artık. Vicdan askıya alınmış bir hezeyan.

Toplum da bu gerçeğin farkında. Sessizce, bireysel kazanımlara odaklanmış bir yaşam sürülüyor çünkü. Bir memurun terfisi, bir öğrencinin bursu, bir işçinin günü kurtarması, bir kırsal kesim arsası, bir sosyal konut heyecanı, bir esnafın dükkanını açık tutması, bir kira, bir mortgage, bir yükseliş, bir karanlık iş…

Bir de aydınlık günlerin sözünü verenlerin yalan dolandan aldığı zevk.

Kolektif bir kurtuluş düşüncesi yok ve bunu pratik olarak gözlemliyorum. Artık kimse “kurtarılmayı” da beklemiyor. Zira her birey, kendi küçük dünyasında Kıbrıs problemini çoktan çözmüş durumda: kimisi göç ederek, kimisi uyum sağlayarak, kimisi de duyarsızlaşarak. Kimisi de hallenerek, halt ederek… Biz, yani “iki avuç fakir” olarak tanımlanabilecek küçük bir kesim ise, hâlâ endişelenmekte buluyoruz teselliyi. Hâlâ soruyoruz: Ne olacak?

Oysa belki de bu soruya cevap aramaya gerek yok. Çünkü “ne olacak” sorusunun cevabı, çoktan içselleştirilmiş bir kayıtsızlıkta saklı. Toplumun genelinde, kurtuluşun gelmeyeceği, birleşmenin olmayacağı, adaletin adaletsizliği gerçeği kanıksanmış durumda. Bu yüzden neşe de, heyecan da, sadece anlık reflekslerde, gündelik hayatın küçük sürprizlerinde hissediliyor. Sonradan gelen bir fark etme haliyle yetiniliyor: bir şarkıda, bir tesadüfi karşılaşmada, bir düğün sofrasında.

Türkiye’nin gölgesi adanın kuzeyine düşerken, Avrupa’nın gölgesi güneyle beraber bütün adayı kuşatıyor. Türkiye, askeri varlığıyla, ekonomik müdahaleleriyle, politik baskılarıyla sürekli bir denetim mekanizması işlevi görüyor.

Avrupa ise, insan hakları ve demokrasi söylemleriyle süslediği ama pratikte çıkar siyasetine endekslenmiş politikalarıyla varlık gösteriyor. İkisinin arasında sıkışmış Kıbrıs nüfusu da, ne tam bağımsız olabiliyor, ne de gerçekten özgür hissedebiliyor. Ne de çok kültürlü…

Adaletin itibarı, yalnızca mahkemelerde değil, sokakta da yerle bir olmuş durumda. İnsanlar hukukun kendilerini koruyacağına inanmıyor. Bir dava kazanmak ya da kaybetmek, yasaların gücünden çok, kimin hangi tarafı tuttuğuna bağlı. Bunu gören yurttaş da, adalet arayışından vazgeçiyor.

Mahkeme dosyaları birer formaliteye dönüşüyor; asıl çözüm, torpilde, kişisel bağlantılarda, “idare etme” kültüründe bulunuyor.

Bu yüzden Kıbrıs’ta “onur, gurur, vicdan” gibi kavramlar, en çok kayıp olan değerlerdir. Garantörün garantiye aldığı şey, bu kavramların boşluğudur aslında. Onuru, uluslararası toplantıların diplomatik söylemlerinde; gururu, milliyetçi sloganlarda; vicdanı ise yalnızca bireysel sessizliklerde arar olduk.

Yine de bütün bu karamsarlığın içinde, hâlâ küçük bir umut kıvılcımı vardır. O da “iki avuç fakir”in endişesinde gizlidir. Çünkü endişe, hâlâ bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmenin, hâlâ bir arayışın, hâlâ bir insani sorumluluğun işaretidir. Eğer bu endişe kaybolursa, işte o zaman Kıbrıs meselesi gerçekten çözülecektir:

Çözümsüzlük, toplumsal belleğin dışına itilerek yok sayılacaktır. Suçlama ortadan kalkacak, en büyük tehlikelerle telkinler sunacağız. Çözümsüzlüğün kabullenilmesi, sıradanlaşması, olağanlaşması. O zaman ne adalet kalır, ne vicdan. Geriye sadece, bireysel kurtuluşların peşinde koşan, ama kolektif olarak hiçbir şeye inanmayan, sessiz bir toplum kalır.

Kıbrıs’ın bugününü anlamak için, mahkeme salonlarına, sokaklara, evlerin mutfaklarına bakmak yeterlidir.

Adaletin yerle bir olduğu, umutların bireysel çözümlere devredildiği bu coğrafyada, asıl soru şu: Sessiz kabullenişin ardından, o son sevişmenin tadına hangimiz bakacak?


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

“Uyuz Guduz Alameti Da Çok” – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgesinde yıllardır kurulan siyasal düzeni anlatmak...

Denizaşırı Odalarda Aklanan Muhalefet: Bir Enkazın Anatomisi – Levent Atikoğlu

Türkiye’nin bütün dertlerinin, kirinin, pasının, her türlü rezilliğinin ve...

21 Aralık propaganda tarihi değildir – Levent Atikoğlu

21 Aralık 1963 ve bu hafta, milliyetçiliğin utanmaz diliyle...

3 Aralık Dünya Engelliler Günü: Hesaplaşma ve yüzleşme vakti – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ta, Türkiye’de, ihmal ve istismar üzerine kurulu işgüzar sistemlerde...

Derya’dan Erhürman’a kapsayıcı barış dili ayarı – Levent Atikoğlu

Canlı yayınların en çarpıcı yanı, samimiyete ve çoğu zaman...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,907TakipçilerTakip Et
921AboneAbone Ol

Son eklenenler

Hediye Levent yazdı: Suriye’de bir küçük üs ve bölgesel yeni düzen

İsrail Suriye’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 km mesafedeki Ebu...

Ceren Ergenç yazdı: Çin kültürel hegemonyayı öğrenirken

Türkiye’nin bu yılki Oscar adayı açıklandığında tartışma filmin niteliğinden...

Özkan Yıkıcı yazdı: Emperyalist yeni dizaynda, Suriye gelişmeleri

Tekrar edelim: olayları tümüyle ele almadıkça, net gerçeğe ulaşmak...

Özge Güneş yazdı: Siyasal özne: Mücadele içinde, mücadeleler arasında

Siyasetin öznesi üzerine tartışmalar bugün yeniden yoğunlaşıyor. Türkiye’de siyaset, 12...

Özkan Yıkıcı yazdı: Karışık işler, vesselam!

Yazıyı yazdığım an, 18 Ağustos günüydü. Siz ne zaman...

Ertan Erol yazdı: ABD’nin yeni askeri stratejisi

ABD’nin eski adıyla savunma yeni adıyla Savaş Bakanı Pete...

Özkan Yıkıcı yazdı: Ufak bir canlanışa girişirken

Genelde havamız sıcak. İşiniz yoksa da çoğu zaman evden...

Hasan Kahvecioğlu yazdı: “Solomon’u öldürmedi… Orada yoktu… Ya 3 gün önce?”

Şener Levent soruyor: “Sen hangi cehennemden çıkıp geldin?” EA yanıt veriyor: “Yaşadığın...

Canlı yayın