Gerek K. Kıbrıs gerek ise Türkiye seçim süreçlerine şöyle veya böyle girdi. Aslında K. Kıbrıs seçimleri aynı zamanda Türkiye’nin de müdahil olan etkisiyle de gerçekleştiği yalınlığı hâlâ net şekline rağmen eklenip konuşma sohbetlerine pek takılmaz. K. Kıbrıs’ta hesapta genel parlamento ile yerel seçimler birlikte yapılacak. Tabii son anda bir takoz çıkmazsa. Türkiye’de ise devlet operasyonlu yeni balans arayışı ile seçim dönemine hamle dönemi yaşanıyor. Öyle ki anayasa değişiminden sarayda olasılıklara dek her plan gündeme fazla gelmese de siyasetin merkezinde dolaşmaya devam ediyor.
Kaçınılmaz olarak özellikle şimdiden K. Kıbrıs seçim ekonomisine çoktan girip daha da hamleler atıyor. Türkiye’de ise buradaki seçimleri yönlendirme ile Türkiye’deki yeniden Erdoğan seçeneğini de olgunlaştırmaya çalışıyor. Rıza azaldıkça da sansürler, baskılar ve transferler birbirine karışıp sayısal devşirmelerle, ayarı yapma uğraşındadır. Fakat Türkiye’de umulmadık bir olay yaşandı: vurgunların astronomik olması ve şişen kocaman balon patladı. Kaçırılan, el konulan ve sayısal oyunlarla adını da manipüle koyan bir ekonomik infilak gerçekleşti. Tıpkı bizdekiler gibi “sahte diploma gibi” gelişmelerin AKP merkezli veya bürokrat gibi kesimden de öne çıkışı, konuyu hem ekonomik hem de siyasi altüstlere oturtu.
Bu gelişmeler bana seçim dönemi ekonomilere bir göz atmamı dayatıyordu. Hem de K. Kıbrıs ile Türkiye örnekleri yetip artıyordu. Öyle fazla analiz yapma veya araştırmaya da gerek yoktu. Pratik güncel bulgular yetip artıyordu.
Kapitalist genel gerçeklik, neoliberal dönem tıkanışı, sömürgesel ağlar, ilhaklaşma hamleleri ve krizlerle donanan zengin bir cıvıklıkla bataklıklar etrafı kapladı. Bataklıklar salt sivrisinek değil hastalıklar da yayar. Kuralsızlık, kara para, yasal olmayan uygulamalar, yetkinin kullanım mutlaklığı ve nicesi de bu bahçenin adeta olmazsa olmaz güçleridir. Şu meşhur liberal paylaşımı da unutanlara hatırlatarak yazıyı sürdürelim:
Paylaşım şekilleri üç şekildedir: katılıma göre dağıtım, yandaşa göre paylaşım ve daha dar anlamda hanedanlık biçimi olarak sıralanabilir. Tabii ilk ilkenin olması için de demokratik yapılanış ve örgütsel denklemler önemlidir.
Kuzey Kıbrıs seçim sürecine aslında epey zamandır içine girdi. Bazı ayarlarla da yasal eksen oynatılıyor. Bildik hava yeniden esiyor. Bir farkla, iç kaynaklar daralırken, seçimlerdeki kontrol edip yönlendirme de epey fazlalaştı. Partiler ise özellikle ana akım partileri artık bir çizgide politika yapıp çoğu gerçeklerin adını dahi anmıyor. Sadece kendilerinin “daha iyi” yöneteceklerini belirtiyorlardı. Ama sistem çürüdü. Ekonomi ise artık nizami değil gayri nizami kurallarla işliyor. Yine de egemen blok ile kullananlara epey kazançlar sağlamaktadır. Felaketler, dolandırmalar, sahtekârlıklar birbirini kovalıyor. Karşılığında da yandaşı ödüllendirmek için kullanılan kaynaklar ve yetkiler adeta sistemin aynasında birbirini kovalamaktadır.
Şeytanın yaptığına bak: onca ulufeli dağıtımlar olurken, hâlâ ganimet tipi dağıtacak “kırsal arsa” gibi enstrümanlar çalınırken, sistemin çürümüşlüğü adeta hep keskin vuruşlar yapmaya devam deniliyor. Gemi faciası, övünçlerle gelen trafik kontrol kameralarının gerçeği, eczacılıktaki ilaç alımındaki skandal tercih, sanki onca ulufe dağıtım makinesinin kirli mazot arıza çıkarma şekli gibiydi.
Yine de dağıtma ve kandırma mekanizması işledi. Tabii ikidebir de “Türkiye’nin sayesinde” demek de adeta konuşmaya besleme ile başlama haline sokuldu. Bir yanda aflar peş peşe geldi. Vergiler, sigorta yatırımlarını yapmayanlar, kaçak işçilerin affı adeta soluk alma adına yapılan genel tekrarlardı. Tabii kırsal arsa dağıtmak, geçici adıyla işe alıp yandaşa olanak açma, nitekim ilk defa bu yıl ilk öğretimde elli dört fazla öğretmen varlığından konuşuluyor. Tabii geçici denilince de pişkin makamcının ne yaptığını herkes bilir. Normal de görür.
Ekonominin öteki genel ağı da güzel kullanıldı. Toplanıp satılmayan narenciyeye destek ve teşvik verme kuralı gerçekleştirildi. Bu kural salt tarımla değil turizme, tüccara da verildi. Daha da geleceği var. Sigortalı emekliğe hayat pahalılığında dahi rakamlarla oynanıp verilmeyen artışlar, şimdi ulufe adına hem de Kasımda yardım ve artış olarak çoğunun yarı maaş üstünden yatırılacağı “müjdeleniyor”.
Bu harcamalar yapılırken de maliyede tamtakır kasa olduğu da kendi itiraflarıdır. Her ay ödeme adına borçlanılan, en çok borç yazılan günlerden geçiyoruz. Hem de borçları ödeme kaynağı olarak zam yaparak, astronomik ceza kesmelerle de bedeli yurttaşa kesiyorlar. Ama işvereni de unutmuyorlar: katkı adıyla ücret ödemelerinde dahi kaynak veriyorlar. Ama gelir hep malum. Kolay vergi alınan yerler ve cezalar… Arada komisyonla da servetine servet yapan siyasetçi ve bürokrat elit kesimine kaynak. Yetmedi mi; onca bütçe sıkıntısına ve borçlanmaya rağmen, sırf emeklilikten ikramiyeğe daha fazla para alma adına yandaşı kısa dönemli üst siyasal bürokrat atamalar da gözümüzün içine sokulmaktadır.
Sonrası mı: atanmış ve bunu karşılıkla sayesinde ödeyen makamcı “hiçbir iktidarın yapmadıklarını biz yaptık” demesidir. Tabii ki Türkiye’ye de teşekkürlerini göndermeyi unutmuyor. Niçin unutsun: kurultayda en az oy alırken, bir tekme ile kendini başbakanlık başkanlık koltuğunda oturur buldu. Zaten düne dek lakaplarından biri de “jet” olması tesadüf olamazdı.
Ufak bir tartışma örneği ile bu bölümü kapatalım: bir kanalı izliyordum. Tartışma seçim süreci idi. Tabii ki kendilerince yönetimi sıkıştıran konular da ele alınıyordu. Bu konulardan biri de et idi. Kocaman unvanlı ekonomistler et olayını K. Kıbrıs yansıyış durumuyla da “kaçak et” eksenine çektiler. Önemli bir noktada durdum. Gayet adı ünlü bir ekonomistimiz şu tespiti yapıyordu: buradaki hayvan sayısı malum. İki yüz bin kişinin et ihtiyacını karşılıyor. Demek ki ötekisi ihtiyaç. Nüfusumuz diyelim ki beş yüz… O zaman ithalat yapılması veya et yemenin azalması gerekiyordu. Kaçak et ile bu boşluk dolduruluyor. O zaman kaçak geleceğine, ithal edilmesine izin verilirse bu sorun çözülür…
Birçok kesim bu basit analize doğru diyecek. Ama temel gerçek hep yok sayılır. Gerçekten bu memleket de nüfus denildiği gibi öğrenciler ve çalışanlar dahil beş yüz kişi mi? Bunu dahi sorgulamıyoruz. Ama resmi eksen dışında sorunca milyondan aşağı diyecek yok. Zaten bazen hem de epey zaman önce baş makamcı altı yüz bin rakamını seslendirdiydi.
Bu örneği neden verdim: nüfusu bilinmeyen hem de bilinen nüfus gerçekten çok geride kalıyorsa, o zaman ne planlama ne de ihtiyaç karşılanır. K. Kıbrıs daha ilk adımdan bu gerçekleri inkârla zaten sömürgecilik koşulunda dahi ayar yapmayı yok etmektedir. Öyle de oluyor. Peki bilinmezlikler nüfustan başlayınca, üretim yerine teşvik ve yandaş kıyaklarıyla sürdürülünce, sorunların bitmesi mümkün değildir. Buna bir de seçim süreci eklenince, yeniden kazanmanın araçlarından biri teslim alınan ve kolayca alan kesimlere ulufe dağıtarak sağlanır. Olmadığı takdirde de seksen bir seçimini hatırlamanız yeterlidir.
Bakın şimdi de mali dengesizlik kesinken, borçlanarak ödeme yapılırken, durmadan birilerine teşvik ve hibe dağıtılırken, kambura kambur konulurken yetmeyip, seçim garanti olmadığı için yoğun sigortalı emeklilere vuruluyor. Tabii propagandaya da şimdiden konuldu: biz gelmezsek maaşlar ödenemez… Korku sopası önemlidir. Nitekim daha dün kendileri maaşlardan kesmek isteyince meclisin nasıl basıldığı deneyimleri mutlaka vardır. Bir de bolca her sahtekârlıklarda, vergi kaçırmalarda, felaketlerin olmasında, bolca yalan söylemelerde üst makamlardan yoğunlaşması da tesadüfün artık ötesine geçti.
Seçim biterken, alanlar alacak, kaybedenler ise bu harcamaların bedelini ödeyecek. Kaçınılmaz gerçek bu. Tabii bu çark böyle hep döndü. Hele de ihtiyaç halindeki yurttaş yapma veya kara para aklamak için yasalaştırma zemini de işin turşusu halinden çoktan çıktı.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




