Sıcak havada hele de savaş koşulları ve ekonomik yakış da eklenince, tavırlar bir o kadar daha zor hâle gelir. Nefes alma dahi önemli hâle sokulur. Bir şey yokken, ansızın umut umar gibi hâlle de seyredip sonucuna bakmak bile önemsenir. Son günlerin politik ikliminin esintisi, yakıcılık altında ılık havaymış havası olması da bundandır.
Amerika’nın Ankara büyükelçisi, daha ileri gidilerek Irak ve Suriye görevlisi de isimlendirilen Barrack ne dediydi: “Akdeniz’den Hazar’a uzanan coğrafyanın hegemonyası” denildi. Bir anlamda şimdi savaşın yaşandığı iki deniz hâlini anlatıyordu. Daha da somutlayacak olursak, Akdeniz’den Hazar’a, Kızıldeniz’den Karadeniz’e varan deniz kuşatılmış önemli kara parçasında en modern füzelerle, havada ıslık atıp katliam saçan uçaklar ölüm saçmaktadır. Propagandanın en çirkini oynanmaya devam ediliyor. En basitiyle, bir duyarsınız ki ateşkes denildi. Peşinden hemen füzeler ölüm ve yıkım saçar. Ateşkes denilip barışa yaklaşıyoruz imajı sözcüklerle havada uçuşur. Ancak, hemen bir bakarsınız gece basarken, silahlardaki tetikler de basılıp yıkım ile katletmeler alır başını gider.
Son oyun da böyle yazıldı. Yazılmakla kalmadı, çok acılarla binlerce insan öldürtülerek, su tesisleri dahi vuruldu. Hep bir hedef konulmaktadır. Hedefin adı ise hep değişir: bazen şer eksenli, bazen baş düşman, bazen ezilecek devlet seçkisi ve nicesi aktarılır. Fakat, son aşamada adeta nedenler de birbirine karıştı. Hesapta olmayan Hürmüz Boğazı’nın durumu, Kızıldeniz’deki gemi yolculukları, birden savaşın anlık nedenleri olarak söylendi. Durmadan harcamalar da gırla. Nitekim son nefes alma, iki gün bombardımana ara verme, Amerika’nın silah kapasitesinin sıkıntılı hâle gelmesinden söz edilmesi de, dünyayı yakan Trump’ın ne denli modern teknolojiye karşın sonsuz olmadığının da anlaşılması gerektiğini gösteriyor. Fakat, nefesi ciğere doğru alırken dahi, her an kesileceği gerçeği hep sizi uyarmaya devam ediyor. Hele daha nefes alma ile ara verme kararının dahi ne denli yanan ekonomide petrol fiyatlarını etkilemesi de söylenen “savaşın aslında dünyalaştığının” yeni kanıtıdır.
Bir yurttaşın öğlen bana söylediği, kendince biraz espirili olan sözleri de bence anlamlı: “Özkan bey, bak, Amerika savaşa ara verdi, dünyada sıcaklıklar düştü. Bugün dünkü sıcaklıktan daha iyi, serin hava var.” Şaka mı, yoksa gerçekten aklından mı geçti, bilemem. Ama rastlantıyla benzetme tutuyor.
Dünya, kendilerinin dahi normal insan olmadığı birkaç liderin savaşıymış gibi sunduğu benzetmeli durum, genelde emperyalist sistemin Ortadoğu planındaki önemli halkasında yaşanan dirençtir. Unutmayın: Suriye’de de aynı plan istenilen başlangıçla kısa zamanda Esad’ı gönderemediler. Şimdilik ben yazıyı yazarken, nefes alır gibi koşul devam ediyor. Ama hava gerçeği getirdi. Trump kim bilir ansızın yine “İran’ı taş üstünde taş bırakmayan bir bombardımana sokun” der. Bunları ne yazık ki şaka değil, her zaman son dönemlerde politikanın gerçeği olarak yaşadık. Hâlâ kamuoyu “Amerika’nın Ortadoğu’da ne işi var” sorusuna dahi gelemedi.
Tam da bunlar bölgemizde gelişirken, Akdeniz de halkanın bir alanı hâlindeyken, adamızda bir çalkantı başladı. Bol kelime var. İçerik ise hâlâ yok. Umut veya güvenlik diye kullanılan kelimeler fetişizmin kıskacını kıramamaktadır. Ama politik alanda “çözüm” ve “olmaz” ikili kullanımı, enflasyonlu kelimeler bol.
Adaya B.M. Genel Sekreteri Guterres geliyor. Herhalde def çalıp “canım gülüm Guterres” şarkısıyla değil. Siyasi iklim malum. Öyle bir sömürgesel iklim havası oluşturuldu ki “çözüm” kelimesinin dahi altını doldurmak mümkün değildir. Buna karşı olanlar ise hâlâ Ankara’dan bekledikleri sesi tam almadıkları için demeç vermediler. Bazı alt kademedeki kişiler şöylesine konuştu, o kadar.
Guterres adaya geliyor. Belki de siz yazıyı okurken adaya ayak basacak. Görüşmeler de olacak. Guterres’in son ayları kaldı. Dünyanın hiçbir sorununda son dönemde bırakın etkin diplomasiyi, konusunu dahi ağzına aldırtmadılar. Sanırım Gazze soykırımı veya şimdi hâlâ devam eden Hazar’dan Akdeniz coğrafyasındaki savaş her şeyi anlatır. Ama Kıbrıs sorunu için Guterres adaya geliyor.
Çok basit bir hatırlatma yapacağım: yıldönümü nedeniyle Türkiye’nin 20 Temmuz’da adamıza çıkması tarihinde, başlarken hatta başlamadan dahi Kıbrıs’taki yaygın yargıyı yeniden yazdım: Türkiye adaya geldikten sonra, bir daha geri çekilmeyecek. Adına ne koyarsanız koyun, aslında söylenen değil, yılların planına bakarsanız yanıtı bulursunuz.
Aradan geçen onca yıl bunu acı yaşananla kanıtladı. Şimdi en basitiyle Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan insanlar, hatta kendince “yurttaşlaştırdıklarının” çok önemli kısmı, ataları dahi Kıbrıs’ta değildi. Yeni bir nüfus ve bunun üzerinden oluşturulan yapı yaratıldı. Çekinmeden de fırsatlarını kullanarak “yasadışı” isimlendirilmesi de oldu.
Yine görüşmeler yapıldı. Anlaşmalara yaklaşıldı. Hatta genel dünya politikasındaki ayar nedeniyle de Annan Planı denilen uygulamayla yeni sıçrama çizgisi gerçekleştirildi. Koşullar malum. Ama sözcükler bazen havada içi boş olarak uçuşur. Şu basit sorgu bizde pek olmaz. “İki lider” denilir de bizimkilerin her zaman sert kullandıkları veya kesin dedikleri kelimelerin bir anda nasıl sıfırlandığı, tersinden kullanıldığı da hayatın kendisidir.
“Görüşmelere gitmem” derken, nasıl uçağa bindirildiği, “çözüm isterim” sözleri ardından en sert federasyona karşı çıkış önerilerini masaya sürdüğü, normal hâlin ta kaçınılmaz kendisidir. Şimdi de bol kelime var. Fakat, herkes en azından şunu resmi olmayan konuşmasında söyler: acaba Türkiye ne yapacak. Erdoğan yine bir şey alıp çözüm yapacak mı? Fakat iş resmi söylem veya kamuoyu araştırması yapan medya karşısına gelince de “çözüm olur umuduyla, biz çözüm istiyoruz” demeyi de unutmuyor.
Guterres geliyor. Ancak bu defa liderler denilen kişilerin net görüşleri söylenmiyor. “Çözüm” veya “olmaz” diyenlerin de masaya konulacak talepleri seslendirilmiyor. Federasyon veya eşit egemenlikle başlayan laflarla duvar çekildi. Hatta biraz konuşanın ne eşit egemenlikle ne de federasyonla alakası olmayan isteklerinin, statükonun yasalaştırılması çizgisine dek ancak geldiği görülüyor. Hele garantörlüğün yazılım kuralları hiç yok. Hatta tersinden olan gelişmelerin garantörlük anlaşmasının kendisi olduğu yalanı da artık bozulmaz bir sihir olarak büyüleşti.
Kısaca şimdi yeniden bir girişim yaşıyoruz. Guterres en azından giderayak kendine bir “başarı gibi” sayfa bırakmak istiyor. Kendisi de yaşadıklarıyla biliyor ki salt iki liderle bu iş bitmiyor. Kıbrıs’la alakalı en direkt müdahil dış dinamik güçlerle de zirve yapma amacında. Fakat yine bu, iki lidere bağlı değil de ilgili kesimlerin isteğine bağlı olduğu da kesin sanırım daha net olarak. Türkiye ve İngiltere bu konuda temel karar vericiliklerini hâlâ koruyor. Trump ise nasıl eseceği belli değil. Ansızın kim bilir kalkıp, “ben Doğu Akdeniz gaz yataklarını Amerikan şirketi işletecek” deyip el koyar. İnanmayan Azerbaycan-Ermenistan koridoruna, Hürmüz Boğazı’nın son siyasetine baksın. Onun için daha bir Kıbrıs’ta bilinmezlik içinde masaya dahi ne konacağı, hatta bizdeki bir kısım çözümcünün umudu olan Tufan’ın başlarkenki taleplerinin kendileriyle çakışıp çakışmadığı dahi sorgulanmadan, bir umut yine oluşturulmaya çalışılıyor.
Temaslarla laflar zaten bize birçok makale yazdırtmaya yetip artıyor. Ama şu yalana da hep başvuracağız: “Rumlar, çözüm olurken dahi işleri karıştırıyor…” Bu her türlü tekrarda kendini aklama hikâyesidir. Hele de daha bir Türkiyeleşme kontrolünde buradaki liderin federasyon çıkışı yapma şansı hiç yok. Geriye Guterres’in kendine yazdırtacağı son görev hikâyesi kaldı.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


