Hızla oluşan gelişmeler, adeta yarını teslim alma gücüne dönüşme rüzgârına kapıldı. Özellikle bir noktayı göz ardı etmemek şart: gerek gelişen Ortadoğu durumundaki sarsıcı kararların savaşla da beslendiği döneme rastlıyor. En bilinmez gibi sunulan Trump, tüm güzellemelere karşın faşist lider profilini kıramıyor. Erdoğan-Trump ilişkisi ise tam bir metropol ve geri bıraktırılmış film ikilisine aday bir sahne oyunu gibi. Tüm bunlar Türkiye’deki şahsileşen rejimin ayakta kalması ile genel kriz ile yerel bunalımın karışımlı güncelleşmesini de katarsak, beraberinde baskı ve diğer koşulların savrulmasından başka bir çıkış da kalmıyor.
Özellikle ikibinlerde başlayan siyasal İslam rejimi ile Ortadoğu bataklığındaki eş başkanlık bütünleşmesi, Türkiye devletinde de 12 Eylül ile başlayan sürecin direkt devlet içi güç denkleminin de değişmesi demektir. İdeolojik anlamda iklimin daha da yerleşmesiyle de ideolojinin dinsel olguları beraberinde kültürel ve toplumsal yerleşme sürecinin de başlaması demekti. Devlet denkleminde egemenlik kırılmaları ile çatışmalarla güç devşirilmesinin de direkt yansımasıydı. Fakat hâlâ şu dönem hiç sorgulanmaz. 2003 ile 2007 arasında neler oldu ve devlet içi dengelerdeki kayış hiç konuşturulmaz. Hatta bu sürecin Erdoğan-Annan sözleşmesiyle sırlaşırken, devletin yeni sıçrama ekseni de yoluna koyuluyordu.
Uzatmaya gerek yok. Sadece birileri bu süreçte yaşanan Annan Planı’yla Kıbrıs’ın bir dönem rol aldığını unutmasın. Bu yüzden olacak, Kıbrıs’ta Annan Planı döneminde direkt adayı da etkileyen Türkiye devleti tutumları hiç konuşturulmaz. Hatta Soysal’ın bir dönem tam da referandum öncesi “müjdeli haberinin” ne olduğu da hiç akla gelmiyor. AB tutumu veya plana Güvenlik Konseyi’nin güvence vermemesi çabalarında AKP rejiminin rolü de konuşulmak istenmez.
Neyse kervan yola girdi. Bu kılmalarla yol alınırken, ittifaklar tersyüz, düşe kalka rejim yerleşiyordu. Sonunda şahsi devlete geçiş de oldu. Artık devlet içi çatışmalar değil, direkt Türkiye’de üstten yeniden şekillendirme süreci hızlandı. Kullanılan rıza yöntemi artık kullanımını sonlandırdı. Yerine baskı ve yargı sopası kullanılarak yol alındı. Tabii ki CHP bu konuda yol açmada önemli yol alıyordu. Bay Kemal en kritik anda destek veriyor, muhalefeti sokaktan uzak tutuyor, parti içi dengede sağdan transfer, solu tasfiye ederek sistemle uslu muhalefet rolünü devlet içinde dansla oynuyordu.
Yaşanan koşullar yeni sonuçlarıyla rejimi güçlendirdi. Üstelik her konuda Amerikan direkt onayı da var. Hatta tek adam rejiminin daha 2016 yılında direkt Amerika’ya gönderilen raporlarla tercih edilen yönetim şekli olduğu da belirtildi.
Bu koşullar kaçınılmaz olarak tepkiler de getiriyordu. Örgütsüz oluş ile sol seçeneksizlikler bunların bastırılmasında kaynak hâline geliyordu. Fakat eşitsizlikler uçurumlaşır, gericilik başta eğitimde kendine yeni kültürel yer ararken, kendine has burjuva oluşumu ile kurumsal tek adam merkezli oluşlar, artık kaçınılmaz öfkelerin tepkiye dönüşmesini sağladı. Nitekim son yerel seçimlerde AKP kaybetti. Önemli muhalif ittifaklarla da “yenilebilinir” imajı moral değeri hâline geldi.
Türkiye bir bilinmez tünele girdi. Ama seçenek hâlâ ret değildi. İstenilen ittifaklarla oynanma, belirli siyasal önerilerle kamuoyundaki kırılmaları sağlama avantajı hâlâ sürdürülüyor. Nitekim bir yanda baskılar ayyuka çıkarken, ücretini alamayan madenci dahi dayakla durdurulmaya çalışılırken, gerekçesiz gerekçeyle işten atılanlar geri alınmazken ve nicesi artık her alanda tepki verir hâle geldi. Yönetim ise yargı havucuyla vuruyor, inanılmaz suç uydurmalarla tutuklama furyasını genişletiyor. Kayyum ilan etmeler her alana genişletiliyor. Belediyelerden tutun şirketlere dek kayyum kolayca uygulanıyor.
Sonuçta yine yükselen muhalefet taban birikimi oluyordu. Bu akacak bir yer buluyordu. CHP ummadığı alanda kendini buldu. Yerel seçim başarısı, peşinden sokakta buluşulan tepkiler artık sisteme yakın ideolojideki kişileri dahi keskin muhalif çizgisine doğru kaydırdı. Ama iktidar sopa kullanıyor, yargı adeta egemen bir baskı silahı hâline dönüşüyor, yetmeyince de kayyumdan başlayan el koymalarla gücünü koruma peşine düşüyor.
En son hamle ana muhalefet partisine yapıldı. Önce kazandığı belediyelere kayyumlarla karşılık verdi. Tehditlerle “ya istifa ya bana gel, yoksa hapse gidersin” uygulaması gerçekleşti. Tek tutmayan hesap sokaktaki kalıcılaşan birikim oluyordu. Bunun üzerine tarihe geçecek yeni bir siyasal-hukuki karar alındı. Mutlak kayyum denildi. Tüm anayasal gerçekte seçimlerin son kararının YSK olmasına rağmen, hem de itirazın çok sonrasına gelinmesine rağmen bir sulh yargıcı ile CHP’ye kayyum atandı. Kim mi getirildi: bir zamanın teslimiyetine “Gandi” denilen Bay Kemal oluyordu. Uçağı eşekle yetişme yarışçısı gibi yeniden koltuğa oturtuldu. Doğrusu bazı istenilenleri de sağladı. Gündemi değiştirdi. Yaşanan ekonomik sıkıntılar veya yargının sopa gibi kullanılması bir anda ikincilleşti.
Fakat adı Kemal’di. İster başına “bay” ister sonuna “bey” koy, kişi aynıydı. İstenilen ikinci noktayı da şu veya bu şekilde başardı. Partisini ikiye ayırdı. Bir anda iktidarın yaptıklarını ikincilleştirdi. Fakat bir gerçeği de gerçekleştirdi. Benim gibi kişilerin ta baştan Bay Kemal’e güvenilemeyeceği, pasifliğin teslimiyetin iyi insan gömleğiyle örtülemeyeceği tespiti ne yazık ki doğru çıktı. Fakat bir kırılma daha oldu. CHP yeniden kırıldı. Ama oluşan sosyal muhalefete doğru kayan ivme, bu tümden gelen olumsuzluğun şimdilik istenilen noktaya gelmesini engelledi. Bu krizden de “Yeni Parti” diye bir yeni oluşumun içerikleşme ihtimali de belirdi. Eklemeden eksik kalacak: Ortadoğu oyununda ve içsel Erdoğan’ın hesaplarında yeniden Kürt kartı masaya sürüldü. Adına da “terörsüz Türkiye” konuldu. Fakat şimdiden kuşkular ve sorularla merkeze Öcalan konulma durumu var. Olayın gelişimi ise bilinmezlik ile pratikte yaşatılanlar sonucu güvensizlik şimdiden yaygın. Bu bir anlamda bölgesel ve Türkiye siyasal kumar masasında bir kart hâlinde görünüyor.
Kısaca: son günlerde pek de sonucu görülmeyen bir CHP yaşandı. Bay Kemal gerçekte simgesel bir figür çıktı. Bizde de Bay Kemal tipi lider politikacıların varlığını da ekleyelim. Gerçi, şimdilik Türkiye gelişmeleri hâlâ bizde cılız noktada. Ama tarihi akışkanlık durdurulamaz. Tabii akışkanlık hep ileri değil. Bazen daha karanlıklara da girilir. Hele de bu koşullarda bir de Kıbrıs konusu konuşulur gibi olursa.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



