Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan; 31 Mayıs 1971’de, 12 Mart cuntası tarafından tutuklanan Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un serbest bırakılmasını sağlamak için NATO’nun Malatya Kürecik ’teki üssüne eylem hazırlığı yaparken katledildiler. Kuşkusuz Sinan ve yoldaşları NATO üssüne yapılacak eylemle sadece Denizleri kurtarmayı değil; aynı zamanda sömürüye, ABD emperyalizmine bağımlılık ilişkilerine, Türkiye’nin emperyalistlerin savaş makinesi NATO’nun bir karakolu haline getirilmesine ve işbirlikçi ülke gericiliğine karşı mücadeleyi ilerletmeyi de istiyorlardı.
Sinanlar bir çobanın ihbarı sonucu pusuya düşürülüp katledilmişti. Cumhuriyet tarihinin önemli aydınlarından Adnan Cemgil, oğlu Sinan’ın cenazesi başında köylülere “Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi olan Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde okuyordu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Bu sonuç olmasa yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü. Bunu bilesiniz diye söylüyorum” diye sesleniyordu.
Bugün ülkeyi, Denizlerin başını çektiği 68 devrimci hareketi ABD emperyalizminin bölgede (Akdeniz’den Baltık Denizi’ne ve Karadeniz’den Hazar’a kadar) “görev” yapan 6. Filo’sunu protesto ederken karşılarına çıkartılan ve NATO eliyle (Özel Harp Dairesi ya da bilinen adıyla kontrgerilla tarafından) örgütlenmiş siyasal İslamcı ve sivil faşist güçlerin devamcıları yönetiyor. Zamanın “yardımcı kuvvetleri” daha sonra özellikle Ortadoğu’da kurulmak istenen yeni düzen ve Türkiye’ye biçilen rol bağlamında ABD emperyalizmi ve işbirlikçi tekelci burjuva gericiliğinin desteğinde ülkenin başına geçti/geçirildi.
Öte yandan Sinan’ın babası Adnan Cemgil’in “O sizin iyiliğiniz için öldü” diye seslendiği köylülerin, işçilerin, emekçilerin azımsanmayacak bir bölümü bugün NATO’nun Türkiye’yi koruyan bir “güvenlik şemsiyesi” olduğuna inanıyor. Özellikle ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin İran’a karşı başlattığı savaşın ilk döneminde Türkiye’ye nereden atıldığı belli olmayan birkaç füzenin NATO kuvvetleri tarafından düşürülmesi, “NATO güvenlik sağlar” propagandası için kullanılmıştı. Oysa önce 1961’de Sovyetler Birliği’ne karşı kurulan Kürecik üssü, NATO’nun 2010 Lizbon zirvesinde aldığı kararlar 2012’de İran’a karşı bir radar üssü haline getirilmişti. İran belki Türkiye’ye saldırmadı ama aslında Türkiye’deki üslerinin İran’a karşı kullanılması, NATO’nun güvenliği sağlaması bir tarafa Türkiye’yi emperyalizm ve Siyonizmin dayattığı bu savaşın içine çekme tehdidini yaratmaya devam ediyor.
Bugün bir yandan emperyalistler ve işbirlikçi gericilikler arasındaki egemenlik, paylaşım mücadelesi nedeniyle dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar yaşanıyor ve gerilim tırmanıyor. Öte yandan emperyalistler ve Saray rejiminin propaganda merkezleri, bu emperyalist egemenlik/paylaşım mücadelesinin aracı olan NATO’nun ülke halklarına güvenlik sağladığı propagandasını yapıyor.
Şimdi bu propagandaya ve gerçeklere daha yakından bakalım.
Bilindiği gibi dünya, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra ABD’nin başını çektiği emperyalist-kapitalist ve SSCB’nin başını çektiği sosyalist güçler arasında iki kampa bölünmüştü. Türkiye, SSCB’nin komşusu ve Ortadoğu, Akdeniz, Karadeniz için önemli bir kavşak olması dolayısıyla ABD emperyalizminin askeri, ekonomik ve siyasi bağımlılık ilişkilerini kurmada öncelikli hedeflerden biri olmuştu. Bu temelde Truman Doktrini olarak adlandırılan “Komünizm tehdidine karşı Avrupa’nın askeri ve mali olarak desteklenmesi” politikası kapsamında 1948’de Marshall Planı olarak bilinen “yardım” programına dahil edilmişti. Türkiye, 1949’da ABD ve batılı emperyalist-kapitalist ülkelerin ‘savaş örgütü’ olarak kurulan NATO’ya üye olmadan önce 1950’da ABD ve İngiliz emperyalistleri Türkiye’nin farklı bölgelerinde askeri üsler kurma ve Türkiye’nin dahil edileceği bir ‘Ortadoğu Komutanlığı’ kurma planı yapmışlardı. Dahası Türkiye’nin batılı emperyalistlere kendini “kanıtlaması” için 1950’de 15 bin asker haritada yerini bile bilmedikleri Kore’de savaşmaya gönderilmişti.
Türkiye’nin işbirlikçi burjuvazisi, NATO’ya girmeyi “Sovyet tehdidi”ne bağlıyordu. Ancak bu propagandanın gerçeği yansıtmadığını görmek için basit bir soru sormak yeter: Türkiye; İngiliz, Fransız ve İtalyan emperyalistlerinin işgali altındayken Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’ye en büyük desteği veren Sovyet Rusya, Türkiye’ye neden saldıracaktı?
Türkiye için asıl tehdidin SSCB değil; ABD emperyalizmi ve NATO’ya askeri, siyasi ve ekonomik olarak bağımlı hale getirilerek SSCB’ye düşman bir komşu üs haline getirilmesi olduğu çok geçmeden görüldü.
Bugün bir kez daha Küba’da rejim değişikliği peşinde koşan ABD emperyalizminin 1961’de Küba’daki devrimci yönetimi devirmek için çıkartma yapması (Domuzlar Körfezi çıkartması), ABD ve Rusya arasında Türkiye’nin de dahil olduğu nükleer füze krizini yaratmıştı. ABD emperyalizminin Çiğli Ana Jet Üssü’ne yerleştirdiği Jüpiter füzeleri, Türkiye’yi korumak bir tarafa olası bir nükleer savaşın alanı haline getiriyordu. Bugün Adana’daki İncirlik Üssü’ne de ABD emperyalizminin onlarca nükleer başlıklı füze yerleştirdiği biliniyor.
Soru şu: Kontrolü tamamen ABD emperyalizminde olan bu nükleer füzeler, Türkiye’nin güvenliğini mi sağlıyor; yoksa ABD emperyalizminin bölgeyi kontrol etmesine ve Türkiye’yi nükleer savaş tehdidinin bir parçası haline getirmesine mi hizmet ediyor?
Türkiye, “Sovyet Rusya işgalinden korunma” iddiasıyla NATO’ya katıldı ve ardından on binlerce dönümlük arazi (Sadece İncirlik Üssü 3320 dönüm) ABD ve NATO işgaline açıldı!
Türkiye’de işçi sınıfı ve devrimci halk hareketinin ezilmesi, ABD ve batılı emperyalistlerin çıkarlarının korunması için 77 1 Mayıs’tan Çorum ve Maraş katliamlarına kadar 12 Eylül askeri faşist darbesine gerekçe yapılan birçok karanlık olayın, katliamın arkasında yine NATO eliyle örgütlenmiş kontrgerilla yer alıyordu.
NATO’nun Türkiye’ye güvenlik mi sağladığı yoksa iş birlikçi ülke gericiliğinin emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin bir sonucu olarak NATO içinde emperyalistlerin kendisine çizdiği sınırlar içinde ve onların çıkarlarını korumak için rol mü üstlendiği sorusunun yanıtını vermek için Türkiye ve NATO arasında “kriz”e yol açan iki önemli olayı hatırlamak/hatırlatmak yerinde olacaktır.
Bu olayların ilki, Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs sorunu nedeniyle gerilimin tırmanması sonrasında ABD Başkanı Johnson’un 1964’te gönderdiği mektuptu. Johnson mektubuyla ABD emperyalizmi Türkiye’yi uyarmış; ABD silahlarının Kıbrıs’a olası müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceğini söyleyerek 1974 Kıbrıs müdahalesinden sonra Türkiye’ye silah ambargosu uygulamıştı.
İkinci olay ise halen devam eden Rusya’dan S-400 hava savunma sisteminin alınmasından sonra ABD’nin Türkiye’yi CAATSA (ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası) yaptırımları kapsamına almasıydı. Erdoğan ve Saray rejimi, iki buçuk milyar dolara satın alınan S-400’leri 2019’dan bu yana hangarda tutuyor ve bu konuda ABD emperyalizmi ile anlaşmanın yollarını arıyor.
Sovyet revizyonizminin ve Doğu Blok’unun yıkılmasından sonra NATO’nun AKP-Erdoğan iktidarı döneminde 2004’te İstanbul’da yapılan zirvesinde “Akdeniz Diyalogu”nun geliştirilmesi, Türkiye’nin yeni dönemde NATO içindeki görev ve rolünü daha görünür hale getiriyordu. Cezayir, Fas, İsrail, Mısır, Moritanya, Ürdün ve Tunus’un imzaladığı Akdeniz Diyalogu ile özellikle Avrupalı emperyalistler bakımından büyük önem taşıyan Ortadoğu’daki enerji kaynakları ve ticaret yollarının denetim altına alınması için Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki rejimler ile NATO üyeleri arasında işbirliğinin geliştirilmesi amaçlanıyor; bunun için o dönem NATO içindeki tek Müslüman ülke olan Türkiye’nin köprü rolü üstlenmesi hedefleniyordu.
2011’de NATO’nun Avrupalı emperyalistler için önemli bir enerji ülkesi olan Libya’ya yönelik müdahalesi öncesinde “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diyen Erdoğan çok geçmeden İzmir’in Libya’ya müdahale eden NATO Kuvvetlerinin merkez üssü haline gelmesi kararının altına imza koyuyordu. NATO müdahalesi, Libya ve bölge için istikrar sağlaması bir tarafa 2011’den bu yana devam eden savaş ve yıkımın temelini attı.
Türkiye’de NATO’ya bağlı bir “Çokuluslu Kolordu” kurulması hazırlıklarının yapıldığı bu dönemde bir kez daha belirtmekte yarar var: NATO, ABD ve batılı emperyalistlerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan Doğu Avrupa ve Hazar bölgesine kadar geniş bir coğrafyayı yeniden dizayn etme politikasının savaş aygıtı olarak öne çıkmaktadır. Ukrayna savaşının da gösterdiği gibi NATO gittiği her yere beraberinde savaş ve gerilimi de götürmekte ve asıl olarak emperyalistler için enerji koridorlarının, ticaret yollarının ve büyük sermaye akışlarının yol açıcısı işlevini yerine getirmektedir. Türkiye’nin bu mekanizma içindeki rolü, Erdoğan’ın her fırsatta övündüğü Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ müdahaleleri örneğinde olduğu gibi aslında emperyalistler için sahada yol açıcı bir aktör olmanın ötesine gitmemekte; tekelci burjuva gericilik ve onun saray rejimi, bu hizmetlerinin karşılığında ABD ve batılı emperyalistlerin kendilerine vereceği paya razı olmaktadır.
Sonuç olarak; NATO, bir güvenlik şemsiyesi olması bir tarafa emperyalistlere bağımlılık ilişkilerini derinleştiren, ülkeyi halkaların çıkarına olmayan gerilim ve çatışmaların içine sürükleyen bir savaş aygıtıdır. Erdoğan’ın çok övündüğü Türk askeri sınai kompleksi ve militarist dönüşümü de bu politikanın bir devamıdır.
Bugün ülke halklarının iyiliği için yaşamını kaybeden Sinanları anarken şu gerçeği unutmamak gerekiyor: Onlar hayatları pahasına bize gerçekten bağımsız ve demokratik bir Türkiye’nin ancak ABD emperyalizmine, NATO’ya ve işbirlikçi ülke gericiliğine karşı mücadeleden geçtiğini gösterdiler. Ülkedeki işbirlikçi Saray gericiliği yeni bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanırken her milliyetten işçi sınıfı ve Türk-Kürt halkları; eğer kendilerine bir kader gibi dayatılan bağımlılık ilişkilerine, sömürüye ve savaş tehdidine boyun eğmeyeceklerse önlerinde Sinanların açtığı yoldan ilerlemekten, emperyalizme ve işbirlikçi saray rejimine karşı birleşik bir mücadeleyi örgütlemekten başka bir seçenek bulunmuyor.
NOT: NATO ve Türkiye’nin NATO içindeki rol ve pozisyonu hakkında daha ayrıntılı bir tartışma için Teori ve Eylem Dergisi’nin 71. (Bahar 2026) sayısına bakılabilir.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



