iktibasEcehan BaltaKurban edilen bölgeler — Ecehan Balta

Kurban edilen bölgeler — Ecehan Balta

Orjinal yazının kaynağıilketv.com.tr
Kategori:

Kapitalizm bazı coğrafyaları sadece sömürmez; onları gözden çıkarır. Belli yerler, belli topluluklar, belli köyler, belli ormanlar, belli ovalar sanki baştan “feda edilebilir” ilan edilir. Literatürde buna “kurban edilen bölgeler” (sacrifice zones) deniyor. Çünkü ekoloji alanında rastlantısal bir tahribat değil, siyasal olarak örgütlenmiş bir terk ediş, planlı bir değersizleştirme ve sistematik bir yok sayma var. Bir bölgeye santral, maden, taş ocağı, atık tesisi, baraj ya da dev altyapı projeleri yığılırken, orada yaşayanlara aynı şey söylenir: “Bu bedel kalkınma için gerekli.” Böylece sermayenin kâr hanesi büyürken, zehirli hava, kirli su, yerinden edilme, sağlık kaybı ve yoksullaşma kamusal bir kader gibi sunulur. Oysa ortada sınıfsal ve mekânsal olarak örgütlenmiş bir şiddet var. “Kurban edilen bölgeler” kavramı, ekolojik yıkımın yalnızca çevresel değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal yeniden üretimle ilgili bir mesele olduğunu görünür kılıyor.

Türkiye bu açıdan son derece çarpıcı bir laboratuvar haline geldi. Ülkenin farklı bölgelerinde birbirinden kopukmuş gibi görünen çok sayıda çevre mücadelesi, aslında aynı düzenin farklı yüzlerini açığa çıkarıyor. Akbelen’de orman kömür için kesiliyor; Afşin-Elbistan’da hava, su ve toprak onlarca yıldır kömürlü termik santrallerin gölgesinde zehirleniyor; zeytinlikler madenciliğe açılıyor; meralar, ormanlar ve tarım alanları enerji ve maden projeleri için hukuk eliyle aşındırılıyor. Çevresel Adalet Atlası’nda Türkiye için listelenen çok sayıdaki ihtilaf bile tek başına bunun münferit değil yapısal bir mesele olduğunu gösteriyor. Yani sorun tek tek “yanlış proje”lerden ibaret değil; bazı bölgelerin sistemli olarak sermaye birikiminin döküm sahasına çevrilmesidir.

Akbelen bu tablonun en görünür örneklerinden biri oldu. İkizköylülerin yıllardır sürdürdüğü direniş, yalnızca birkaç ağacın savunusu değildi. Mesele, Muğla’nın on yıllardır kömür uğruna adım adım yeniden düzenlenmesi idi. CAN Europe’un Muğla raporuna göre son 35 yıl içinde bölgede sekiz köy kömür madenciliği nedeniyle yer değiştirmek zorunda kaldı. Akbelen’deki kesim de Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerine linyit sağlamak için planlanan genişlemenin bir parçasıydı. Yani orman, kömür zincirinin devamı için “gözden çıkarılmış”tı. Akbelen’i anlamanın anahtarı tam burada yatıyor: Orman tek başına hedef değildi; o orman, enerji politikası ile şirket çıkarlarının kesiştiği noktada kurban edilmesi meşrulaştırılan bir yaşam alanına dönüştürüldü.

Afşin-Elbistan ise “kurban edilen bölge” kavramını belki daha açık biçimde anlatıyor. Bölge yaklaşık kırk yıldır kömürün gölgesinde yaşıyor. Afşin-Elbistan santralleri ve açık kömür madeni yalnızca iklim politikası açısından değil, halk sağlığı ve yaşam hakkı açısından da ağır sonuçlar üretiyor. Son yıllarda yayımlanan raporlar ve dava süreçleri, tesislerin hava, su ve toprak üzerindeki yıkıcı etkilerini bir kez daha gündeme taşıdı. Global Energy Monitor verileri, Afşin-Elbistan A santralinin çevre izinleri ve kirlilik kontrol mekanizmalarıyla ilgili ciddi sorunlarla gündeme geldiğini gösteriyor. Bölgedeki genişleme planlarına karşı açılan davalara Human Rights Watch bile müdahil olma ihtiyacı duydu. Bu, artık yalnızca “enerji üretimi” tartışması değil; yaşam alanlarının ve emekçi halkın sağlığının sistematik biçimde feda edilmesi meselesidir.

Bu tablo yalnızca kömürle sınırlı değil. Zeytinlikler, ormanlar ve meralar üzerindeki baskıyı artıran yasal düzenlemelerle birlikte düşünülünce, Türkiye’de kurban edilen bölgelerin nasıl üretildiği daha açık görülüyor. Önce “stratejik ihtiyaç” deniyor, sonra “yerli kaynak” vurgusu yapılıyor, ardından “iklim uyumu” ya da “ekonomik dönüşüm” gibi cilalı başlıklar devreye sokuluyor. Sonunda olan şu: Bir bölgenin suyu, toprağı, ağacı, zeytini, geçim kaynağı ve yerleşim hakkı sermaye lehine yeniden sınıflandırılıyor. Devlet burada sadece hakem değil, oyun kurucu rol üstleniyor. Şirketlerin önünü açan sadece piyasa değil; mevzuatın yeniden yazılması, istisnaların çoğaltılması ve itiraz kanallarının daraltılması. Böyle bakınca “kurban edilen bölgeler” yalnızca coğrafi alanları değil, hukuken zayıflatılmış yurttaşlık rejimlerini de anlatır hale geliyor.

Burada kritik nokta şu: Her bölge eşit biçimde kurban edilmiyor. Büyük kentlerin merkezleri, yüksek rant üreten turizm koridorları, sermayenin vitrini olan alanlar mümkün olduğunca korunurken, kırsal alanlar, yoksul ilçeler, emekçi mahalleleri, tarihsel olarak ezilmiş – susturulmuş Alevi ve Kürt köyleri, küçük üreticilerin yaşadığı havzalar ve siyasal olarak daha kolay bastırılabilir topluluklar yıkımın yükünü daha fazla taşıyor. Yani ekolojik yıkım coğrafi olarak eşitsiz, sınıfsal olarak seçici, siyasal olarak hesaplı ilerliyor. Bu yüzden çevre meselesini “doğayı korumak” gibi nötr bir çerçeveyle sınırlamak eksik kalıyor. “Kurban edilen bölgeler” kavramı bize tam da bunu işaret ediyor: Kapitalizm, herkesi aynı biçimde öldürmez; bazı yerleri seçer ve seçimini hukuki metinlere tercüme eder.

Bu nedenle Türkiye’de ekoloji mücadelesinin önünde duran görev, yalnızca tek tek projelere karşı savunma hattı kurmak değil, bu projeleri mümkün kılan siyasal-ekonomik aklı ve onun hukuk dilini teşhir etmek. Karşı karşıya olduğumuz talanın arkasında, bazı bölgeleri gözden çıkarılabilir sayan birikim rejimi var. Eğer buna karşı gerçek bir ekolojik adalet siyaseti kurulacaksa, mesele “doğayı koruyalım” çağrısının ötesine taşınmalı. Temiz hava, su, toprak, barınma, geçim ve sağlık hakkını sınıf meselesiyle birlikte düşünen; yerinden edilmeye, mülksüzleştirmeye ve zehirli kalkınmaya karşı ortak bir hat kuran bir mücadele gerekli. Çünkü kurban edilen bölgeleri yaratan şey yanlış enerji politikaları değil, yaşamı kâra göre sıralayan düzen. Ve bu düzen değişmedikçe, yeni Akbelenler, yeni Afşin-Elbistanlar, yeni kurban edilen bölgeler üretmeye devam edecek.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Ecehan Balta yazdı: 35×35: Fosile Elektrikli Makyaj

COP31’e giderken Türkiye’nin iklim diplomasisinde öne çıkardığı yeni hedefin...

Ecehan Balta yazdı: Mega GES’in gölgesi: Ovakışla’da güneş kimin için doğuyor?

Bitlis Ovakışla’da yaşanan GES direnişi, yenilenebilir enerji tartışmasının en...

Ecehan Balta yazdı: İklim müzakereleri devam ediyor

Bonn’da içinde bulunduğumuz günlerde yapılan BM iklim görüşmeleri (SB64),...

Ecehan Balta yazdı: Devlet aklı, rejim mühendisliği ve görünmeyen özne arayışı

Türkiye’de son günlerde yeniden dolaşıma giren “devlet aklı” tartışması,...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,930TakipçilerTakip Et
891AboneAbone Ol

Son eklenenler

Ahmet Cavit An yazdı: Kıbrıs ve NATO

300 yıldan fazla Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde kalan Kıbrıs adası,...

Şener Elcil yazdı: Çamaşır Makinesi Sendikacıları

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da yaptığı son toplantıda “Siz,...

Umut Can Fırtına yazdı: Trump istedi, Infantino kırmızı kartı kaldırdı: Sana iltimas bitmez bende

Uluslararası kurumların bağımsızlığı ve tarafsızlığı her geçen gün daha...

Aykut Çoban yazdı: Antalya COP31’de ne mavi ne yeşil, kızıl bölge

İklim Değişikliği Sözleşmesi’ne taraf ülkeleri, kararlar almak için her yıl...

Özge Güneş yazdı: Güvensizlik, kâr ve refah talebi arasında

NATO Liderler Zirvesi uluslararası basında transatlantik ittifakın modern tarihindeki en...

Volkan Yaraşır yazdı: Küba Devrimi ve Barbudos’lar

20. yüzyılın en sarsıcı ve en özgün devrimlerinden biri...

Özkan Yıkıcı yazdı: NATO zirvesi başlarken

Sonunda otuz altıncı NATO zirvesi Ankara'da başladı. Öyle başladı...

Özkan Yıkıcı yazdı: Katledilmenin üzerinden otuz yıl geçerken

Bazı cinayetler vardır ki önce susulur. Bilinenler ayıklanır. Sanki'leştirilir....

Canlı yayın