Günümüz Kıbrıs’ına kısa çıkarımla başlayalım. Son dönemde Kıbrıs’a epey askerî güç yığıldı. Kuzeye göre kendine karşı Rum boyutuyla yorumlanırken, Güney’de de kendi lehlerine güvence olarak algılanmaktadır. Öyle bir eksen oluştu ki sanki Kıbrıs’ın bugününe gelişte örneğin Amerika’nın hiç katkısı yokmuşçasına, güneye göre güvence, kuzeye göre de kendilerine saldırılacak karşıt olarak kullanılma propagandasına eklenmektedir. Oysa biraz gerçekleri bilen, adadaki yığınağın Kıbrıs’la değil, bölgesel stratejiyle alakalı olduğunu anlar. Yeter ki gerçeklerle olanı bağdaştırıp yorumlasın.
Şu gerçekleri akıldan çıkarmamak şart. Hâlbuki solcu bazı kesimler dahi akademik araştırmasını sunarken, karşısında sol eksenli bilimsel bakış olan kişilerin eleştirisini kesme adına bu ifadeyi kullanıyor. O zaman da “ben Marksist yöntemle bakmıyorum” deme ihtiyacını duyar. Eğer sosyalist, Marksist eksenli veya bilimsel ağırlıklı düşünce bakışı olmayan yerde, kendi daralttığı alanı söylemeden doğru diye kitlelere yutturur. Sol Marksist eksiklik, bunun da düşünsel alana yansımasının aynasıdır.
Çağımız emperyalist çağdır. Sistemin adı kapitalizm olmaktadır. Emperyalist demek, altyapısında kriz dönemlerinde veya yönetememe kıskacında da devlet yönetme şekli olarak faşizme başvurulmaya başlanan süreçtir. Sömürgesel devlet ilişkileri ile eşitsiz sınıfsal emek sömürme kuralları işleyişi de yapının özüdür.
Bunları akılda tutup yorumlamada dikkatle kullanılmalıdır. Aksi takdirde faşist lideri dahi popülist veya başka sıfatlarla süsleyip sistemden, özünden kopararak yüzeysel analiz yapılır. Sömürge ilişkilerini görmezden gelip neredeyse eşit devletler eksenli yorumlar üretilir. Sanırım son Orta Doğu oyunu bunun en acı uygulamalarındandır. Irak işgalinden başlayıp şimdi İran konusundaki sunulan görüşler hep günceli ve sistemi gizleme daraltısında olmanın sıkıntısıdır.
Kıbrıs, Orta Doğu ülkesidir. Sömürgecilik gerçekleri hep var. Özellikle yeni sömürgecilik sürecinde adadaki İngiltere üslerinin de kullanımı gizlenemeyecek derecededir. Tıpkı son İran konusunda olduğu gibi.
Doksanlar ortasında emperyalist yapı, başta Amerika, Sovyetler sonrası stratejik planlamalara girişti. Bu seçeneklerden biri de Orta Doğu projesiydi. Bu planda İran’ın son halka olduğu da hep vurgulandı. Gösterilen nedenler benzerdi. Irak işgalinden günümüz İran’a saldırma hesabında nükleer silahlar adına hep rastlandı. Demokrasi ve özgürlük denildi. Libya, Suriye benzerlerinde olan malumdur. Cihatçı örgütler aparattan seçeneğe hep yerlerini aldı; tıpkı Suriye yıkımında olduğu gibi.
Hep İran parmakla işaret edildi. Suriye ise ön karakol oldu. Rusya ve İran burada Batı emperyalist blokunu karşıladı. Sonrasının İran olacağı, konuyu biraz bilen için hep vurgulandı.
En son İran hareketi başlatılırken de aynı paradoksların yaşanması tesadüf değildir. Nükleer silahlar propagandası başladı. Yine tam da görüşmeler olurken kesilip saldırıya geçildi. Bize bir tekrar anlatıldı; tıpkı ötekiler gibi. Havuç ile sopa göstermeler birbirine karışıyordu. Görüşmeler olurken, ilerleme yapılırken ansızın savaşa sıçranıyordu. Son İsrail-Amerikan İran’a saldırıları da aynen tekrarlandı. Elbette kural, yasa falan dinleyen yoktu.
Oluşturulan ikili algıların işe yarayacağına inanılıyordu. İran’ın yenileceği algısı hep vardı. Uydurulan yalanlar da güç nedeniyle yutuluyordu. İran direnişi ise bazı tabuları yıktı. Bir konuya daha parmak basalım: Amerika, saldırılar başlatan, kurallara uymayan süper güçtür. Aynen Orta Doğu’da da öyle oldu. Fakat savaşı başlatıp katliamlar yapan Amerikan halkı savaşın yıkımını hissetmiyordu. Hatta saldırdıkları ülke konusunda bilgilerinin dahi olmadığı hep anlaşıldı. Duyarlı kamuoyu ise çoğu zaman baskı altında kalıp sesini duyuramıyordu.
Savaşın yıkımını yaşamadığı, etkilerini doğrudan görmediği için de öteki ülkelere göre avantajlıydı. Ek olarak güçlü askerî gücü de güç zehirlenmesi yarattı. Tüm bunlar Amerika’nın emperyalist gücüne bir avantaj getirdi. Bu hep yaşandı. Tabii unutulmaması gereken devletin sınıfsal gerçeğidir. Sanki Trump’a deli demekle yetiniliyor. Oysa Trump’ı trilyonlarla destekleyip seçen Amerikan tekelleridir. Bu sınıfsal tercihtir; tıpkı Hitler gibi. Krizlerdeki siyasal liderlik, faşizmin yaratılışındaki önemli simgelerdir.
Bu bilgilerle yaklaşınca konu, öyle daraltılmış iki taraf veya İran molaları değildir. Saldıran İsrail’in faşist devlet gerçeği, emperyalist kurdurulma rolü, yayılarak ayakta kalma ve dinsel retorikleri kullanma ideolojili bir siyasal gerçektir. Şimdi de komşularına saldırıp toprak alarak, Gazze gibi soykırım yaparak ayakta durmaya çalışıyor. Amerika ise yeniden Orta Doğu’yu kolonileştirme hesabında. Kullandığı müttefiklere bakın: temel güç Siyonist İsrail veya Arap şeyhleri, otoriter, antidemokrat figürler ya da yeni köklerini attıkları cihatçı yapılardır. Son Suriye seçeneği veya öteki ülke destekli ortaklar bize gerekeni anlatır. Tek demokrat bir yapıyla ortaklaştığını görmeyiz. Aksine, son İran’da olduğu gibi, Tarık Ali’nin belirttiği gibi İsrail, Amerikan uçaklarının Tahran’da sol liderlerin evlerini de vurmasıdır.
Sonuç olarak İran krizi, emperyalist çağın ta doksanlardan planladığı stratejisinin önemli halkasıdır. İstenen, rejim değişimi veya İran’ın parçalanmasıdır. Sunulan seçenekler de malumdur. Hele de konuyu sahneye koyanlar resmen faşist eksenli liderlerdir. Yeni ve daha netleşen ise başta Körfez emirliklerinin onca görkemli sunuma karşın Amerikan kuklaları olmalarıdır. Onca trilyonluk silah alımları ve Amerikan üsleri kendilerini koruyamadı. Tam bir Orta Doğu haritası karşımızdadır.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



