yazılarKıbrıs iktibasEşekten İnmek - Ahmet Aslım

Eşekten İnmek – Ahmet Aslım

Orjinal yazının kaynağıozgurgazetekibris.com

Bu fıkrayı belki daha önce size anlatmışımdır. Biliyorsanız anlatmayayım(!)

Bir Alman davranışsal iktisatçı Kıbrıs’a gelir. Dereboyu’ndan geçerken mekânların önüne park etmeye çalışan çok sayıda arabayı görür ve yanındaki Kıbrıslı arkadaşına döner. Gülerek “Bunu çalıştık” der. Kıbrıslı, “Neyi çalıştınız?” diye sorar.

Tarımdan modern topluma geçen yerlerde çok tanıdık bir refleks vardır: Atı “kapının önüne” bağlama alışkanlığı, burada “mekânın önüne” arabayı sokma takıntısı olarak devam eder.

Bak” der, “Yan tarafta belediyenin park yeri var. Oraya bıraksan hem daha güvenli, hem daha düzenli, hem de biraz adım atmış olursun

Mantık taş gibi.

Ama Kıbrıslılar yine de o daracık alana sıkışıp “tam girişin önüne” yapışmaya çalışırlar. Çünkü altında arabası olan Kıbrıslı’nın aklında o fikir hâlâ vardır: Atı kapının önüne bağlamak en doğrusudur.

Kıbrıslı güler: “Kıbrıs’tasın… O pahalı restoranın önünde bırakılan at değildir; eşektir” der.

Kıbrıslı’nın arabasına eşek muamelesi yaptığı bu fıkrayı aslında 7-8 yıl önce bizzat dostum Benedict ile yaşadım. Hâlâ içinden çıkaracak dersler buluyorum.

Yaşanan komik olduğu kadar öğretici. Çünkü mesele gerçekten park yeri değil. Mesele, modern hayatın altyapısını kullanırken zihnimizin bazı köşelerinde hâlâ eski reflekslerle yaşamak.

Asıl problem şu: Biz “eşekten inmeyi” hâlâ tam öğrenemedik.

Tarım toplumundan modern topluma geçiş, sadece ekonomik üretimin veya teknolojinin değişmesi değildir; asıl dönüşüm, zihniyetin, davranışın ve kamusal bilincin dönüşmesidir. Fakat bu dönüşüm her toplumda aynı hızda ve aynı derinlikte ilerlemez.

Kıbrıslı Türk toplumunda bu meseleye bir de tarihsel kırılmalar eklendi: 1974 sonrasında yaşanan hızlı statü değişimi, mülk ve gelir düzenindeki ani dönüşüm, yeni bir hayatın bir anda kurulması…

Bunlar toplumun maddi koşullarını değiştirdi; ama kamusal bilinç, kural algısı ve “ortak yaşam” fikri aynı hızda yerleşmedi.

Bir de şu var: Kıbrıslı Türkler hayatını çoğu zaman önce kendisi ve ailesi üzerinden kurar; bunda şaşılacak bir şey yok.

Sorun, bu çerçevenin hiç genişlememesi. Kamusal alanı “bizim” değil de “kimsenin” alanı gibi gördüğünüzde, onu korumak da zor gelir.

Kural da bu yüzden “birlikte yaşamı kolaylaştıran uzlaşı” olmaktan çıkar; “mümkünse etrafından dolaşılacak engel” gibi görünür. Park örneği burada simgesel: Ortak düzeni tercih etmek yerine, anlık konforu seçmek. Hem de herkes aynı şeyi yapınca, kimse konfor bulamıyor.

Bu noktada “Napalım, aha toplum da böyledir”, “E Akdenizliyik be abi” deyip geçmek kolay; ama bence artık fazlasıyla itici.

Toplumsal davranışlar gökten inmiyor; öğreniliyor. İnsanlar kuralları, kuralların adil ve tutarlı uygulandığını gördüklerinde içselleştiriyor.

Yani bilinç değişimi yalnızca “ahlâk dersi” ile değil; tekrar eden pratiklerle ve güven duygusuyla oluyor. Kentlilik dediğimiz şey biraz da bu: Tanımadığın insanları hesaba katmak. Kaldırımın, sıranın, park yerinin, kamu hizmetinin “benim kadar başkasına da ait” olduğunu hissetmek.

Bu yazının düğümü tam burada: tekrar eden pratikler ve güven.
Peki bu bilinç nasıl değişir?

Birincisi, kuralları “yakalanmamak” üzerinden değil, “birlikte yaşamak” üzerinden okumayı öğrenerek. Bu çok temel bir zihinsel dönüşüm.

Çünkü “yakalanmadıysam sorun yok” mantığı kamusal hayatı kemirir. “Ben yaptım oldu” çoğaldıkça güven azalır; güven azalınca herkes daha çok “ben yaptım oldu”ya sarılır. Bizi bugüne getiren kısır döngü budur.
Zaman açık ve ağır konuşma zamanıdır.

O yüzden daha açık ve ağır konuşayım: Bugün bu toplumun gençlerinin memlekete geri dönememesinin arka planında, “ben yaptım oldu” kısır döngüsünün payı çok büyüktür.

Çünkü bu pratik tekrar ediyor ve bugün önümüzde duran sonuçları üretiyor. Onun için bargadaşlar, “ben yaptım oldu” diyenleri, bunu normalleştirenleri gördüğünüzde siz de açık ve ağır konuşmalısınız. Neyse, polemiğe girmeden devam edelim.

İkincisi, eğitimi sadece bilgi aktaran bir sistem olarak değil, kamusal bilinç üreten bir süreç olarak kurarak. Okulların matematik kadar birlikte yaşamayı da öğrettiği bir yer olması gerekiyor.

Hak kadar sorumluluk; bireysel başarı kadar ortak hayat… Bunlar “öğretilmeyince kendiliğinden oluşan” şeyler değil. Oluşsa bile çok yavaş oluşuyor ve her krizle geriye gidiyor.

Üçüncüsü, kuşak meselesini ciddiye alarak. Çocuklar, kuralların keyfî değil tutarlı işlediği; kamusal alanın gerçekten korunduğu bir düzenin içine doğarsa, bizim zorlandığımız şeyler onlar için “normal” olur. Bizim “lüks” sandığımız davranışlar, onların gündeliği hâline gelir.

Toplumsal dönüşüm dediğimiz şey çoğu zaman böyle olur: Büyük sıçramalarla değil; kuşak kuşak, yavaş yavaş, hatta siga siga.

Ama burada kritik bir boyut daha var: Siyasal yönetim.

Toplumsal bilinç dönüşümü yalnızca bireylerden beklenemez. Modern devlet, sadece yasa koyan bir yapı değildir; davranış üreten, norm belirleyen bir aktördür.

Yönetimin kurallarla kurduğu ilişki, toplumun kurallarla kuracağı ilişkinin de çerçevesini çizer. Eğer kurallar seçici uygulanıyorsa, “istisna” normalleşiyorsa, kamu gücü keyfî görünüyorsa, bireyden kamusal bilinç beklemek gerçekçi değildir.

İnsan, adaletsizliğin sıradanlaştığı yerde “ortak iyiyi” niye savunsun?

Bu yüzden siyasal yönetimin temel sorumluluğu sürekli yeni kurallar üretmek değil; mevcut kuralları adil, tutarlı ve herkes için geçerli hâle getirmektir.

Kamusal alanı “bizim alanımız” diye koruyan bir yönetim dili ve pratiği, topluma da aynı dili öğretir. Tam tersinde ise toplum şunu öğrenir: “Demek ki herkes kendi işine bakacak

Peki, mevcut durum nedir?
Takdirinize bırakıyorum.

Kısacası siyaset, topluma “eşekten inin” diye nasihat etmek yerine, önce bunu mümkün kılan zemini yaratmak zorunda. Örnek olmak zorunda. Çünkü modern toplumlar sadece iyi niyetle değil; güvenle, tutarlılıkla ve örnekle inşa edilir.

Ve yine de en çok duyduğumuz cümle şu: “Bu toplum değişmiyor

Oysa “Bu toplum değişmiyor” demek, çoğu zaman bir rahatlama cümlesidir. Sorumluluğu zamana, tarihe, başkalarına devreder.

Hâlbuki toplum dediğimiz şey soyut bir kütle değil; her gün aldığımız küçük kararların, görmezden geldiklerimizin ve alışkanlıklarımızın toplamı. Eşekten inmek bir anda olacak bir mucize değil; tekrar eden, bilinçli tercihlerle mümkün olan bir süreç.

Umut da tam burada başlıyor.

Çünkü zihniyet değişimi büyük laflarla değil, küçük ama tutarlı davranışlarla gerçekleşiyor: Park yerini gerçekten park yeri olarak kullanmakla, sırada beklemekle, kamusal alanı “benim kadar başkasının da” diyerek sahiplenmekle.

Aynı şekilde siyasal yönetim de kural koyarak değil; kurala uyarak, istisna yaratarak değil; adalet sağlayarak yol gösterir.

Toplum değişir. Ancak biri ötekini suçlayarak değil; herkes kendi payını sahiplendiğinde. Kıbrıslı Türklerin artık yalnızca kendini ve ailesini değil, ortak hayatı da düşünme ve bu pratiği yeniden üretme zamanıdır. Sizce de eşekten inme vaktimiz gelmedi mi?


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Mustafa Çıraklı yazdı: Guterres’in Ardından: Çözüm diplomasisi de değişmeli mi?

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs ziyareti, büyük ölçüde...

Kerim M. Munir yazdı: Adapte Edilebilir Federalizm: Kıbrıs İçin Yeni Bir Anayasal Tasarım

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kıbrıs ziyaretine hazırlanırken, belki de...

Dionysis Dionysiou yazdı: Federasyon için son bir fırsat — Guterres, döngüyü 2017’de açtığı yerde kapatıyor

António Guterres'in Kıbrıs'a yaklaşan ziyaretinde güçlü bir simgesellik var....

Katerina Yennari yazdı: Berlin’de Bir Kadın

"A Woman in Berlin" (Berlin'de Bir Kadın), bir kadının...

Politis Ekibi yazdı: Cacoyannis’in 1974 Kıbrıs’ı Üzerine Destansı Belgeseli: “Tarih Tarafından Yönetildi”

1974 yazına gelindiğinde Mihalis Kakoyanis (Michael Cacoyannis) çoktan dünyanın...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,916TakipçilerTakip Et
913AboneAbone Ol

Son eklenenler

Hazal Yalın yazdı: Nikaragua, 7 Ders

Ben Latin Amerika uzmanı değilim; kuşkusuz Nikaragua’yı benden çok daha...

Özkan Yıkıcı yazdı: Bozulan iklim koşullarında siyaset de ısınırken

Temmuz ayına ve yaşadığımız haftaya artık elvedayı çekiyoruz. O...

Yücel Özdemir yazdı: Ukrayna ve İran’da son sözü kim söylüyor?

Ukrayna ve İran savaşlarının kısa sürede bitme olasılığı her...

Ecehan Balta yazdı: İklim finansmanı mı borçlandırma rejimi mi?

İklim krizi artık geleceğe ilişkin bir ihtimal değil. Kuraklık,...

Taner Akçam yazdı: İki büyük dalga depremleri ve yeni cumhuriyetin ayak sesleri

Cumhuriyet tarihi, Osmanlı’nın geç döneminde başlayan ve cumhuriyette de...

Özkan Yıkıcı yazdı: Tetiklenen savaş alanı ve Mısır oyuna doğru

Belli ki genel Amerikan Ortadoğu projesi sıkıştı. Üstelik Trump...

Mustafa Çıraklı yazdı: Guterres’in Ardından: Çözüm diplomasisi de değişmeli mi?

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs ziyareti, büyük ölçüde...

Hediye Levent yazdı: Boğaz savaşları ve uçurumun eşiğinde bir kıta!

Hürmüz Boğazı’ndaki öngörülemez gidişata ek olarak yenilerde Bab El...

Canlı yayın