Dünyada hissedilirken Orta Doğu kaynıyor. Bazen sıcak savaşlar, bazen sert çıkışlar; durmadan yeni bilgilerle yaşananlara ek üstüne ek yapılıyor. Tabii ki direkt çatışan taraflar kadar, dolaylı yoldan ne yapacakları beklentisi olan güçler de vardır. Bunların en önemlisi de Çin. Öyle bir önemde ki ister katılsın ister seyirci kalsın, Çin; genel stratejisinin kuşatılması gereken merkez ülkesidir. Doksanların temel emperyalist Batı stratejisinde, Orta Doğu projesiyle girişilip değişik yayılmalarla uzun zaman diliminde Çin’i kuşatma stratejisi yapıldıydı. Son dönemde nasıl olursa olsun diye gelişen Orta Doğu’nun son halkası İran gerilimleri, değişik propaganda enstrümanlarıyla sürdürülmektedir. Artık kural, hukuk falan yok. En utanmaz kirli saldırganlıklar, kocaman kocaman yalanlar güncel politikanın aşı şeklinde akıp gitmektedir. Kirli sudan nehre, kirli nehirden denize akan bir karanlık emperyalist gerçeklik yaşanmaktadır.
İran saldırılarla sıkışmışken, Amerika ve İsrail diledikleri zaferle İran’ı çökertemez durumdayken, İran’ın tüm saldırılara karşın hâlâ yenilmeyip ayakta direnmesi süreci uzamalara doğru kaydırmaktadır. En korkunç silahlarla katliamlar, inanılmaz yalanlarla da başarı propaganda atışları gerçekleşti. Bunların kirliliğinden dahi birilerinin servetine servet kattığı sermaye sınıfsal temeli de eklemek şart.
Tam da geliş gidişlerle dalgalanan durum konumunda Amerikan Devlet Başkanı Trump Çin’e gider. Bu Çin ki Amerika’nın ekonomik rakip görüp uzun vadede kuşatılma hedefli devi olmaktadır. Tesadüf gibi olacak ki tam da İran ekseninde sıkışılan, geleceği netleşmeyen, oldukça hamlelerin yapıldığı bir anda önceden planlanan ziyaret de gerçekleşiyor. Tabii ki beklenti çok da güvensizlikler de gırla. Amerika hâlâ hiçbir şey olmamış gibi, sistemin en güçlü ülkesi gibi taleplerinde direniyor. Büyük yıkımla dize getiremedikleri İran’ın teslim olmasında diplomatik alanda ısrarlı. Ama şüpheler de var: Acaba Çin ne kadar destekliyor? Şöylesine mi yoksa sunulan algı gibi yoğun teknolojili ve istihbarat aygıtlı mı? Ama gerçek şu: Trump tam da sıkıştığı anda, İran konusunda birbirini tutmayan propaganda kullanımlı tehditkârdan uzlaşmaya varan sözcüklerle Çin kapılarına yolandı. Elbet çok önemli gelişmeler bir anda olamaz. Zaten bazı sızıntılarla bilgiler de ortaya saçılacaktı. Üstelik bir yandan Amerika, İran merkezinde en sert ve ikili kurallarla oyalarken; öte yandan hâlâ Çin stratejisine de bağlıdır. Endonezya ve Filipinlerle Çin ziyareti öncesi anlaşma, bunun basit kanıtıdır. Çin’i kuşatma ama İran ekseninden en azından daha etkisiz tutma çekme planı bakalım ne denli işleyecek?
Çin ağır ama sert şekilde yoluna devam etmek isteyecek. Tabii ki Amerika’ya bir de Tayvan hikâyesini hatırlatacak. Aslında Batılı güçlerin iki yüzlülüğü Tayvan konusunda da net. Örneğin Çin, kendisiyle ilişki kurmak isteyen devletlere tek Çin politikasını tanımalarını istiyor. Varsa Tayvan’la ilişkileri kesmelerini dayatıyor. Amerika dahi Kissinger döneminde Çin’le ilişki kurulurken en çok destekledikleri ve hâlâ önemli üslerle varlığını korudukları Tayvan’ı diplomaside ince kurala taktı. Tek Çin politikasını kabul ettiler. Tek Çin’i kabul ederken, pratikte Tayvan’a askerî yardım ve değişik destekler vermeye de devam deniliyordu. Çin’e karşı Tayvan krizini yeri geldikçe de kullandılar.
Herhâlde bu kelimeleri okurken İran’la da anlaşma yapıp alkışlarken, ansızın anlaşmadan çekilip saldırma ikilemi aklınıza geldi. Yine Orta Doğu projesiyle açıkça İran’ı tasfiye varken, İran kapılarında nükleerden öteki suçlamalarla konuyu gizleme günceli de herhâlde aklınıza geldi.
Emperyalist çağın ta kendisini yaşıyoruz. Krizlerin oluşu, kuralsızlığın kriterleşmesi, denklemlerin kaldıraçlarla altüst olması karmaşasında artık kural falan yok. Hatta daha kötüsü, Amerikan emperyalizmi dünyayı sömürmek için neoliberal serbest piyasa kurallarını koyarken, günümüzde bu kuralları yırtıp atıp yerine kuralsızlığı getiren de Amerika’dır. Tam aksi başlangıçta karşı olan Çin, son dönemde açıkça ekonomik alanda Amerika’yı serbest ticaret gibi ilkelere uymamakla suçlamaktadır.
Birden aklıma yarım asır öncesi geldi. Amerika’nın Dışişleri Bakanı Kissinger ısrarla şu siyasal zorlamayı yapıyordu: Uygulanan politikayla sosyalist bloku yenmek güç. O zaman hem Sovyetler Birliği hem de Çin’le birlikte karşıt cephede olmamak gerekir. İki düşman değil, onları ayırıp birini yanımıza çekmek gerektiği görüşünde ısrarlıydı. Nitekim bu konuda Çin’i kendine daha kolay yer olarak seçti. Yukarıda yazdığım uymasa da Tayvan kuralını kabul edip Çin’i tek temsilci olarak imzaladı. Ama pratikte uymadı.
O zaman Çin lideri Mao bu yola girerken dikkatliydi. Kissinger, Mao’ya “Bunun uygulanmasına zaman gerekir.” diyordu. Mao da “Yüz yıl bekleriz. Varsın ağır ağır olsun da olsun.” diyordu. O zaman çoğu bu sözlerin anlamını anlamadı. Ama zamanla olan akış ile gelinen günümüzdeki durum, Mao’nun ne demek istediğini daha kolay anlatıyor. Çin ağır ağır ve sabırlı ilerliyor. Birçok konuda kendisinden sert çıkış yapması beklenirken dahi yapmadı. Sineye çektikleri de oldu. Onun için Trump’ın hem de hegemonyası gerilerkenki çıkışları malumken, Çin’in ne yapacağı hep merak konusu oldu.
Kısaca tam da Orta Doğu’da minyatür geniş dünya karşıtlarının hesaplaşması olurken, kırılmalar yapılırken, kuralsızlıktan güvensizliğe tüm olumsuz duruşlar sıralanırken, Çin’e giden Amerikan başkanının ne denli başarılı olacağı tartışılır. Üstelik Amerika durmadan açıkça Çin’e karşı kuşatmadan ekonomik tedbirlere varan kararlar alırken. Bu nedenle satır arası veya sızacak bilgilerle bunları toparlayıp bir analiz yapmak önemlidir. Bazen beklemek, bazen özellikle Trump’ın aynı cümlede kendi kendisiyle dahi çelişen açıklama yöntemlerinde dikkatli olmak kaçınılmazdır.




