Çok değer verdiğim bir arkadaşım, beni arayarak bir grup aydın arkadaşımızla siyaset konuşmak için düzenlediği yemekli toplantıya davet etti.
“Her şey yemek masasında hallolur” diye Kıbrıs’ta çok kullanılan bir söylem vardır. Bir muhabbet ortamında sorun çözmenin çok daha kolay olması sadece bizde değil, Avrupa’da da bilinen bir gerçekliktir.
1789 Fransız Devrimi’ni hazırlayan koşullarda, aydın burjuvaların kahvelerde ve barlarda yaptıkları toplantıların ne kadar önemli olduğu tarih kitaplarında anlatılır.
Devrim öncesi Fransız kahveleri, sadece kahve içilen yerler olmanın yanında, devrimci fikirlerin doğduğu, politik tartışmaların yaşandığı, halkın silahlanmaya çağrıldığı merkezlere dönüştü.
“Cafe de Foy” gibi yerler, cumhuriyetçi fikirlerin yayıldığı, halkı ayaklanmaya çağıran ve devrimin planlandığı yerlerin başında gelmekteydi.
Bu tarihsel gelişmeyi kitaplardan öğrenen aydınlarımız da İngilizlerin hazırladığı Annan Planı sonrası çareyi meyhanede buluşarak siyaset konuşup, tatmin olmakta bulmuştur. Meyhane sayısındaki patlama aslında bu gerçekliği bize bir kez daha hatırlatmaktadır.
Annan Planı referandumu sonrası, Kıbrıs Türk toplumu kendi içine dönmüş, toplumsal değil kişisel çıkarlara ve günü birlik yaşama daha fazla değer veren bir sosyal yapıya bürünmüştür.
“Bundan sonra hiçbir şey olmaz, neme lazım, bana ne, memleketi ben mi kurtaracağım, altında kalanın boynu kopsun, biz hiçbir şey başaramayız, Rumlar antlaşma istemez” anlayışı topluma sistemli bir şekilde işlenmiştir.
İngilizlerin hazırladığı Annan Planı’nın hayata geçmemesi, toplumsal yapımızı dizayn eden Ankara yönetiminin sistemli çabalarına katkı koyan siyasi partilerimizin desteği ile kendi içine dönen bencil bir toplumsal yapıyı doğurmuştur.
Herkes kendi çıkarının arkasında koşar olmuş, toplumsal kurtuluş yerine bireysel kurtuluşa yönelmiştir.
2010 -2011 yılında ortaya konan “Toplumsal Varoluş Mücadelesi” eylemleri, muhalefet olduğunu söyleyen siyasi partilerin gerçeklikten uzak, rejime hizmet eden söylem ve eylemleri ile söndürülmüştür.
Bu tarihten sonra, Kıbrıs Türk toplumunun Türkiye tarafından gasp edilen siyasal iradesini geriye alma, anayasanın geçici onuncu maddesini değiştirme, kurumlarımızın başına kendi yöneticilerimizi atama, sivilleşme, demokratikleşme, adamızın kuzeyine sistematik nüfus taşıyıp vatandaşlık dağıtmaya karşı söylem ve eylemler bitirilmiş, kendi kendini yönetme hedefinden sapılmıştır.
“O gitsin ben geleyim, yandaşlarıma dağıtayım” anlayışı ile hareket eden siyasi partilerimiz, adamızın kuzeyini koloni haline getiren Ankara patentli, sözde ekonomik paketleri hayata geçirme ve Ankara Hükümeti’nin gözüne girmeyi hedefleyen söylem ve eylemleri ile toplumu uyutmayı siyaset haline getirmişlerdir.
“Yapamıyorsunuz, yönetemiyorsunuz, biz gelirsek söyle yapacağız, böyle yapacağız” yalanları ile gün geçirilmektedir.
TC Elçiliği’nin organize ettiği, toplumsal güveni ortadan kaldırmaya yönelik eczacı, doktor ve öğretmenlere yapılan itibar suikastlarına bile kayıtsız kalınması, Ankara Hükümeti’nin gözünden düşmeye yönelik korkudan kaynaklanmaktadır.
Siyaset yapmak için ortaya çıkan partiler ve siyaset yapmaktan kaçan sendika ve sivil toplum örgütlerinin bu ortamda çare üretmeleri şöyle dursun, rejime hizmet ettikleri, artık açık açık görülmektedir.
Rejimin koltuklarında yer kapmak için parti kuyruğuna bağlı maşrapa olan ve bildiri patlatmaktan başka iş yapmayan sendikacıların bu ülkeye verecek hiçbir şeyleri yoktur.
Bu ortamda arkadaşımın davetine uyup, meyhanede buluştuk. O ne, tüm masalar tıklım tıklım dolu.
Sağcısı, solcusu, yolcusu, sendikacısı, memuru herkes devrim yapmaya gelmiş. Hızını alamayanlar, bebek arabasındaki bebekleri ile, küçücük çocukları ile alkollü ortamda, yaşları 18’den küçük öğrenciler rakı şişesine yumulmuş, ellerinde sigaraları keyif yapmakta.
“Özgürlük sorumluluktur” der Jan Jack Rousso ancak Kıbrıs’ın kuzeyinde idare olmadığından keyfilik özgürlük olmuş. Avrupa’da belli saatten sonra içki satışının yasak olduğu, yaşı küçük olanlara içki ve sigara satanlara çok ağır cezalar verildiği, bu rejimin umurunda bile değil.
Salla bayrağı, bildiriyi, nutku patlat, bol bol Rumlara söv, Türkiye yetkililerine yağ çek, hak arar görün, boyalı basında bol bol reklam yap, dini siyasete alet edip memleketin her tarafını cami doldurup hoparlörü sonuna kadar açıp ezan okut, borçlanarak maaş öde, hükümetçilik ve muhalefetçilik oynayıp, ülkeyi en çok senin sevdiğini söyle her şey tamam.
Etrafımdaki masalara baktıkça, aklıma 12 Eylül sonrası İstanbul Taksim’de türkü barlarda rakı şişeleri arasında devrim yapanlar geldi.
Ucuz solcular, barlarda devrim yapadursun, ABD – İsrail destekli tarihin en totaliter rejimi 23 yıldan beri Türkiye’nin başına çökmüş, aydınlarını, siyasetçilerini, yazarlarını, gazetecilerini suçsuz yere zindanlara atmış, bizi de siyasi rehine olarak elinde tutmaktadır.
Biz, masada devrim yapmayı değil, yukarıda yazılanlarla, ülkemizin kurtuluşu için neler yapılabileceğini konuştuk.
Tüm sorunlar yemek masasında çözülür der eskiler. Keşke Karpaz Burnundan, Akama Burnu’na kadar bir uzun masa kurup, tüm Kıbrıslıları bu masa etrafına toplayıp, yiyip içerek Kıbrıs sorununu çözebilsek.




