Macaristan’da son seçim sonrası yankılar sürmeye, kuşkularla sevinçlerin harmanlanıp uçuşmasına devam ediliyor. En son, Macaristan Başbakanı Macer yenin edip göreve başladı. Özellikle Çingenelerin okudukları kendi marşlarıyla da yeni gündem görünümlerinde gelişmelere katılıyordu. Fakat her gelişme ikili yolda oradan oraya savruluyor. Kimisi seviniyor, “demokrasi şenliği” diyorken, kimisi de kuşkularla yaklaşmaya devam ediyordu. Neden? Gayet basit: Macer, kısa zaman önce bizatihi Orban’ın partisinden istifa eden kişiydi. Oluşturduğu hareket içinde kendini Orban’dan siyasal olarak fazla farklı göstermiyordu. O da kendine milliyetçi muhafazakâr diyordu. Birçok politikada da benzerlik vardı. Önemli tek fark, AB-Rusya ikileminde oluyordu. Macer, Orban’a karşın AB savunucusu oluyordu. Orban ise Rusya’ya yakın duruyordu. Bu, Ukrayna savaşındaki ayrımla keskinleşti. Yine de Macer, Ukrayna savaşında Zelenski yanlısı olmadığını, tarafsız olduğunu açıklıyordu.
Peki neden mi kazandı? Yolsuzluklara karşı olduğunu, otoriter olmayacağını, yargının bütünleşmesi değil kuvvetler ayrımını istediğini söylüyordu. En önemlisi, Orban’ın iktidarı tek elde toplaması durumuna eleştiri yapmasıydı. Tabii oluşan servet kapışmacılığını eleştirip geri alacağını söylemesi, kitlelerin kulaklarına iyi geldi. Bir de propagandada merkezi yeri bırakıp ev ev gezip kendini anlatmasıydı. Bu nedenle, kendine karşı olan belirli muhalif kesimlerden dahi, bıkılan Orban nedeniyle destek aldı. Sanırım benim Tufan’ın buradaki saraya gitme üçgen denklemini hatırlarsanız, anlamak daha kolayınıza gelir.
Sonuçta Macer, mecliste yemin edip göreve başladı. Elinde üçte iki çoğunluk var. Anayasayı dahi değiştirme şansı var. Alışılmışın dışında Çingenelerin kendi marşlarını okuması da görünüm olarak Macer’e önemli bir katkı yaptı. Macer, AB çizgisini savunuyor. Eklemeden olmaz: Macaristan, son dönemin yeni faşist liderlik örneklerinden birisi olarak kabulleniliyordu. Ancak şu farkla da uyarı yapılıyordu: Macaristan, AB üyesidir. Üye olmak demek, öteki benzer Brezilya’dan Hindistan’a olan yelpazedeki örneklerden biraz daha yumuşaktı. Örneğin önüne gelen muhalifi tutuklamadı. Gazetecileri hapse atmadı. Her muhalefet eylemini şiddetle bastırmadı. Ancak otoriterlik, popülizmin de kuralı olarak yargıdan medyaya kurumları tek elde topladı. Yandaş kayırma ile yolsuzluklar da ayyuka çıktı. Tabii bir de AB içinde Rusya’ya yakın olan ülke olarak rol gerçekleşti.
Macaristan olayı yaşanırken, oluşan muhalefet blokundaki benzer görüşlerin olması, üstelik aşırı öteki faşist kesimin de parlamentoya girmesi, oluşan siyasal yelpazede değişik muhafazakâr faşist eksenli seçeneklerle parlamento aritmetiğini de gerçekleştirdi. Akla hemen Polonya gelir. Gerçi Polonya’da otoriter muhafazakâr yeni faşist liderlik fazla tek başına yönetmedi. Peşinden yapılan parlamento seçimleriyle AB yanlısı liberal muhafazakârlar hükûmeti, muhafazakâr öteki kesim de devlet başkanlığını elinde tuttu. AB lehine işler giderken de ses çıkmadı. Polonya daha AB ile Rus karşıtı ikilemlerde yerini aldı. Ama AB yanlısı olsa da benzer görüşlü parti olması sonucu Komünist Partiyi dahi yasaklatma aşamasına gelindi. Birçok demokratik hak kaldırıldı. Bunlar sırf AB kisvesi olduğu için tartıştırılmadı.
Polonya’da yaşananlar ve Macaristan’da önemli sayıda güçle kazanan yeni yönetim hikâyelerinin benzerliği, kuşkuların da giderilememesine neden oluyor. Tabii Slovakya olayını da eklemek şart. İnce ayrım, muhafazakâr parti faşist eğilimlerinde Rusya ve AB oluyor. Tabii son Trump’ın da eklenmesiyle faşist bloka yeni kan geldi. Son İngiltere yerel seçimlerindeki Reform Partisinin birinci gelmesi tesadüf değildir. Macaristan seçimlerinde AB ile Trump’ın karşı karşıya gelmesi de tesadüften çok normal siyasal kırılmalardı.
Son bir önemli genel noktayla şimdilik konuyu burada bırakalım: İki bin sekizde emperyalist sistem finansman ekonomik krizi Amerika’yı da vurdu. Kapitalist sistem krizi atlatamadı. Hâlen sürüyor. Yeni kriz ile savrulmalar, üstelik peş peşe uygarlıktan enerjiye, iklim bozulmalarından kültürel çöküşe varan dalgalar artık yönetilemez ama seçeneksizlik ikileminde emperyalist sistemi zorluyor. Sistem bunun üzerine yeni faşist dalga denilen liderler dönemine otokratikleşerek hamleler yaptı. Trump, Bolsonaro, Orban, Modi, Netanyahu ve niceleri artık sandıkla gelip binbir hile yapıp otoriterleşerek kurumsal denklemleri yerle bir yaptılar. Salt ülkelerinde değil, Trump olayında olduğu gibi uluslararası hukuktan finansmana varan ilkeleri de sıfırladılar. Kendi otoriter güç karşıtlığını gerçekleştirmeye çalıştılar. Öyle bir kaoslu bataklık oluştu ki artık tek tip faşist değil, değişik faşist bloklarla da faşiste karşı faşist ikilemler dahi oluştu. AB içinde faşist partiler tek blok değil, şimdilik iki bloklu. Önümüzdeki günlerde Peru’da yapılacak devlet başkanlığı seçiminde iki aday da değişik faşist kesimin liderleri. Bu da dünya için hiç de iyi haber olmadığının işaretleri.
Onun için de Macaristan gelişmeleri, süslü sözler ve bazı kararlar açıklansa da kuşkuların olması bizatihi siyasal gerçekliğin ta kendisi olmaktadır.




