iktibasFehim TaştekinArap Yarımadası’ndaki Siyon düşü - Fehim Taştekin

Arap Yarımadası’ndaki Siyon düşü – Fehim Taştekin

Orjinal yazının kaynağıevrensel.net

Kökeni İngiliz himayesine dayanan bir emirlikler ittifakının (Emirât el-Muttahide et-Tis’iyye), Zayid’in oğullarının elinde Arap Yarımadası’nda bir ‘Siyon’ düşüne dönüşmesi, dün uçuk komplo teorilerine konu olabilirdi. Fakat son altı yılda cisimleşen bir hakikate dönüştü. Belki yedi emirlikten oluşan bugünkü Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) iktidarını perçinleyen Zayid’in oğullarının, İsrailoğullarıyla parlayan ittifakını şaşırtıcı olmaktan çıkarmanın yolu, kurucuların tarihinden uzaklaşmamaktır.

Soykırımcı-Epstein koalisyonunun İran’a karşı yürüttüğü savaş, utangaç ortaklıklar üzerindeki örtüyü eritti. Emirliklerin; Suudilerin 2002’de İsrail’le 1967 sınırları üzerinden Filistin devletinin kurulmasına karşılık normalleşmeyi öngören Arap barış planına ihanet ederek 2020’de Abraham Anlaşmalarına katılması basit bir tanıma adımı değildi.

Bu anlaşma Emirlikleri, İran’a karşı kapsamlı bir yığınağa ve özel operasyonlar merkezine dönüştürdü. İsrail çok yönlü müdahale planları için askeri, istihbarat, teknik ve mali unsurlarıyla birlikte karşı kıyıya yerleşmiş oldu.

Birkaç yıl içinde Mossad; İran’ın ekonomik ağlarının izlenmesi, İranlıların casus olarak devşirilmesi, İran içinde casusluk ağları ve operasyonel hücrelerin kurulmasında Dubai ve Abu Dabi’yi etkili bir şekilde kullandı.

Savunma, istihbarat ve teknik iş birliğinin ötesinde İsrail, savaş sırasında Emirliklere demir kubbe bataryası ve asker konuşlandırdı. Bu gelişmeler, Abu Dabi’nin İran’la komşuluğu tamamen yakmayı göze aldığını ve kendi geleceğini Amerikan-İsrail ekseniyle kurmaya kararlı olduğunu gösterdi.

Abu Dabi’nin finansal işlemlere izin vermek gibi İran’ı gözeten bazı esneklikleri, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin Amerikalılarla Afganistan, Irak ve Suriye’de kurduğu denklemle ilişkiliydi. İran siyasetini tamamen İsrail’e endeksleyen Başkan Donald Trump’ın 2020’de Süleymani’yi öldürtmesinin ardından bu denklem çözüldü. Abraham Anlaşmaları da bundan 9 ay sonra geldi. Huzistan Araplarından olan İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani, Abu Dabi ve Dubai hatlarıyla daha fazla bozulmayı önleyen ilişkilere sahipti. Son savaşta onu da ortadan kaldırdılar. İsrail her zaman İran’ın Araplarla ilişkisini hedef aldı; suikastlarla ya da politik diskurla.

Bu savaş sırasında Arap liderler arasında İran’ın işinin bitirilmesi yönündeki temenniler, BAE örneğinde olduğu gibi soykırımcı saldırganlıkla açık bir ortaklığa dönüştü.

Bu yüzden de savaşı yürüten güçlere askeri üslerini, limanlarını, hava sahalarını, tesislerini ve lojistik hatlarını kullandıran ülkeler arasında misillemelere en fazla maruz kalan BAE oldu. Öteki Körfez ülkeleri saldırgan tarafa ev sahipliğinden, yani pasif ortaklıktan aktif ortaklığa geçmeyi göze alamadı. Mesela Suudi Arabistan ve Kuveyt sonunda geçen hafta Trump’a “Bizi yakacak tek taraflı ve koordinasyonsuz hareketlere kalkışma” demek durumunda kaldı. Bu iki ülke, Hürmüz’ü açmaya dönük umutsuz ‘özgürlük yolu projesi’nde askeri üslerini ve havaalanlarını kullandırmak istemedi. Her ne kadar MbS ilk başta İran’a karşı savaşın yarıda bırakılmamasını salık vermiş olsa da!

ABD’nin temel ve tek önceliğinin İsrail’in güvenliğini sağlamak olduğunu, şer eksenine Körfez’in ekonomik damarlarının misillemelerle vurulabilir olarak görüldüğünü ve tehlikeye atılan ortakları korumak için fazla bir şey yapılmadığını anladılar. Amerikalılar trilyonluk yatırım taahhütleri ve silah anlaşmalarıyla daha fazla ilgileniyorlardı.

Müdahaleler İsrail’in bölgede hegemonik güç olma planlarına göre gelişirken Emirliklerin finansal ve lojistik gücüyle buna katılması Körfez’in genelindeki tercihleri yansıtan bir şey değil. Çünkü bu, göğüsleyebilecekleri risklerin çok ötesinde sonuçlar getirdi. İran’ın çökeceği ya da bir yere gideceği de yoktu. Tam tersi, saldırgana ev sahipliği yaparak çöküşüne katkı sundukları komşuda daha kararlı ve adanmış kadrolar öne çıkıyordu. Aslında BAE içinde bile bazı emirlikler, Zayid’in oğullarının siyonizme bu kadar teşne olmasına ‘yeter artık’ deme noktasına geliyor.

İran savaşı aynı zamanda Suudilerin 1950’lerde Bureymi (Umman) ve El Ayn (BAE) petrol sahalarını sınırlarına katma hamlesiyle (Bureymi Savaşı) temelleri atılmış husumetleri kırılma çizgisine taşımada bir katalizör oldu. Bu husumetlerin üzeri Kral Faysal’dan itibaren küllenmişti. Yakınlaşmalar olmuş ve ortaklıklar kurulmuştu. Fakat son zamanlarda Emirliklerin Yemen, Somali ve Sudan’da yediği haltlarla husumetler yeniden dirildi.

Bir önceki sayfada şu vardı: Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın (MbS) babasının hastalığında sarayda ipleri eline almak, Batı’dan icazet koparmak ve Amerikan korumasını sağlamlaştırmak için BAE’deki muadili Muhammed bin Zayid’in (MbZ) mihmandarlığına ihtiyacı vardı. Yemen’de de ‘ortak düşman’ Husilere karşı bir ara birlikteydiler. Ortaklık bir süre sonra ters döndü. MbZ devlet başkanı olurken aralarında bölgesel liderliğin yanı sıra ileri teknoloji ve yatırım üssü olma konusunda rekabet kızıştı. Bu durum, Emirliklerin Suudi çıkarlarına aykırı bir şekilde Kızıldeniz ve Aden Havzalarında İsrail’le iş birliği halinde jeopolitik çelmelerle açık bir husumete dönüştü. İran savaşı başlarken Suudilerin Abu Dabi’ye öfkesi zaten zirve yapmıştı. BAE’ye “Yemen’den derhal çekil” ültimatomu bile verdiler.

Ve nihayetinde Emirlikler, İran savaşını fırsat bilerek OPEC’ten ayrıldı. Suudiler darbe aldı. Üretim kotalarıyla fiyatları belirleyen petrol kartelindeki zayıflama Trump’ı da memnun etti. Emirliklerin Körfez İşbirliği Konseyinden (KİK) çıkması da ihtimal dahilinde.

İran savaşına ya da İsrail’le ortaklığa karşı tutum farklılıkları, Körfez’deki ayrışmaları kaçınılmaz olarak büyütüyor. Bir dönem “İran ve direngen ‘Şii Hilali’, İsrail ve Araplar için ortak tehdittir” söylemi, Arapları siyonist gündemle hizalamaya çok yaradı. Öyle bir noktaya geldiler ki Filistin davası artık Arap Birliğinin sırtında bir yüke dönüştü. Aslında Filistin davasındaki yerleri bir hiçti!

İsrail’in müttefiki değil ancak siyonist ve Mesihçi hegemonyanın hizmetkarları ve kullanışlı aparatları olabileceklerini anlamak istemediler. Kendi tahtlarını borçlu oldukları güç denklemi, güncellenmiş sömürge ilişkileri, mali ve güvenlikle ilgili bağımlılıklar yüzünden işlerine gelmedi. Direniş Ekseni onların rahatlıkla gizleyebildikleri utanç ve ihanetlerine ayna tutuyordu. Suudi Arabistan, kendi tarihsel, coğrafi, demografik ve ekonomik gerçekliğiyle liderliğini temellendirmeye en yakın Körfez ülkesi olarak birkaç kırılma noktasından sonra stratejik ittifak ilişkilerini çeşitlendirmenin kaçınılmaz olduğunu gördü. Pakistan’la ortak savunma anlaşması imzalayıp bir bakıma nükleer şemsiye altına girmesi, esasen İran değil İsrail’in yayılmacı tehdidinin tahrik ettiği bir adımdı. Çin ve Rusya ile ilişkiler bir yana Suudilerin Pakistan, Türkiye ve Mısır’la mesaisini artırması; İsrail’i, Şii ekseninden sonra baş edilmesi gereken yeni radikal Sünni eksen olarak gardını almaya itti. Tehdit tanımlamaları bugünün verilerini değil, geleceğin potansiyel ittifak ilişkilerini hedef alıyor. Tel Aviv ve Washington’da karar mekanizmalarını esir alan siyonist-Mesihçi eksenin Riyad’ın yeni yönelimiyle alarm verip bölge ülkelerine Abu Dabi modelini önermesi boşuna değil. Bunu tembih ve tehditle yapıyorlar. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar son savaş, İran ile komşularını karşı karşıya getirse de suyun yatağını öyle ya da böyle değiştiriyor.

Diğer yazıları

Mali’den Kıbrıs’a acayip ortaklıklar: Darbeler, İslamcılar, seküler ayrılıkçılar, Ukraynalılar ve Fransızlar – Fehim Taştekin

Sahel’de ‘terörle mücadele’ adına maceraya çıkan Fransız askerleri sömürgeci...

Hürmüz’den kaçış koridorları ve rekabet – Fehim Taştekin

Düne kadar genişletilmiş Orta Doğu’da “Her Şey İsrail İçin”...

Direniş varsa… – Fehim Taştekin

Soykırımcı-Epstein Koalisyonu’nun İran’a karşı yürüttüğü savaşı molaya çıkaran ateşkes...

Savaştan barışa: ‘Minab168 Uçuşu’ – Fehim Taştekin

Soykırımcı-Epstein koalisyonunun İran’a dayattığı savaş 40’ıncı gününde ibreyi ateşkese...

ABD’nin delilik çağı – Fehim Taştekin

Soykırımcı-Epstein Koalisyonu, İran’da gösterişli darbelerle acziyet ve umutsuzluk yaratarak...
4,429BeğenenlerBeğen
1,511TakipçilerTakip Et
3,964TakipçilerTakip Et
831AboneAbone Ol

Son eklenenler

Çocuklara yönelik acımasızlık – Serdar M. Değirmencioğlu

İnsanları insanlıktan çıkarmak öyle kolay değil. Birçok insanı toplu...

‘Milli iktisat’ niye tutmadı? – Cihan Tuğal

Aşırı sağın Macaristan’daki hezimeti, çoğunlukla siyasi bir çerçevede tartışıldı....

Birleşik Krallık’taki yerel belediye seçimleri – Özkan Yıkıcı

İngiltere, rolü ve etkisiyle dünyada yeri olan bir devlettir....

Anti-Faşist Zafer Günü – Erkan Çavuş

Bundan tam 81 yıl önce faşizm yılanının başı Kızıl...

8 Mayıs 1945’ten bugüne düşen – Yücel Özdemir

81 yıl önce bugün Berlin’de, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın...

‘Özgürlüğü seven herkesin Kızıl Ordu’ya ödeyemeyeceği bir borcu var’ – Kavel Alpaslan

Heykeller neredeyse her zaman ‘bilindik’ insanları işler. En fazla...

Yolsuzluk dosyalarına “yasa” zırhı – Gözde Bedeloğlu

Kuzey Kıbrıs Cumhuriyet Meclisi’nde oy çokluğuyla kabul edilen “Ceza...

Mayıs havalarında Kıbrıs semaları – Özkan Yıkıcı

Kıbrıs da tüm dünya gibi Mayıs ayına girdi. Günler...

Canlı yayın