Son dönem, yaşlılığın yıpranmalarıyla tamamlanıyordu. Konu, istemesem de sağlıkla artık cebelleşmemi de tetikliyordu. Geçen yıl bu günlerde uzun süren hastane serüveninden sonra kalp operasyonuyla resmen baypas oldum. Aradan bir yıl geçmeden bu defa acil tıkanmayla karşılaştım. Birkaç günlük yeni hastane macerası yeniden yaşadım. Aslında karşılaştığım durum bana hiç yabancı gelmiyordu. Senelerdir uyarılarını benim de yaptığım sonuçları bizat kendim yaşıyordum. Ama can havliyle darmadağınıklıktaki savrulma epey yıpratıcı olması da kaçınılmazdı.
Geçen yıldan beri özellikle beni ziyaret eden gençlere kendi itirafımı da yapıyordum. Uğraşmamıza rağmen gidişatın çöküşünü engelleyemedik. Biz haklı olsak da yenildik. İşin acı yönü, bu olumsuzluklarla rantlaşan kesimlerin sıkılmadan şikâyet edip topu ötekine atmasıydı.
Geçen hafta yine tıkanma ve nefes alamama sonucu yolum hastanelere düştü. Bazı tanıdıklara da uyarak özel ve kamu hastanelerine gittim. Klasik özel tutumla sorumluluk almama adına sizi devlet hastanesine sevk ettiler. Neyse, bunlar sorun değil. Ama saatlerce bekledim. Bazı tartışmaları istemesem de duydum. Bazısı beni taburcu etmek istiyordu. Bazısı ise bu hâlde buna imza atmayacaklarını söylediler. Epey zaman sedyede bekledim. Sonradan öğrendiğime göre bazı doktorlara da müdahale için telefon açtılar. Telefonlar kapalıydı. Genç bir doktor gelip taburcu olmayacağımı belirtip hastaneye yatırdı. Yoksa yine sonucun nereye gideceği net değildi.
Bu defa kaldığım servis iyi idi. Dikkatimi çeken durum, yatanların önemli kısmının İngiltere’den gelmiş olmalarıdır. Neyse, devamına gerek yok. Sonuçta taburcu oldum.
Bir yıl öncesi yazdığımı ve senelerdir diziler hâlinde program yaptığım sağlıkla direkt karşı karşıya kaldım. Bildik ama yaşarkenki hâl bambaşka şekle dönüyordu.
Makamcı durmadan başarı masalları anlatıyor. Çalışanlar şikâyetnameler diziyor. Hastane yolculukları ise bir başka öykü. Özel hastane ve klinikler de epey kalabalıklaşıyor. Bir anlamda sağlık sistemi diyecek kurallar burada yok. Öncelikle sağlık için planlama gerekir. Planlama için nüfus sayısının bilinmesi gerekir. K. Kıbrıs’ta tüm sorunlar bu eksikle başlar. Nüfus bilinmiyor. Biraz deşince de konu sağlık olunca sayısal nüfus kadar hastalıklar haritasının da bilinerek eğitimin buna odaklanması şart.
Hâlbuki K. Kıbrıs’ta nüfusun çoğu dış ülkelerden gelmedir. Üstelik tek ülke veya bölge kökenli de değildirler. Değişik yönlerden gelmeleri direkt birçok başka hastalığı da taşımalarını oluşturuyor.
Hâlbuki bizde işler tıkırında. Doksan yaşındaki tartışma ile bizat sağlık makamcısı doktorlara yasal olmalarına rağmen klinik açma ve sonradan özel hastaneye de gitmeleri pratikte gerçekleştirildi. Bir hizmeti hem kamu hem klinik hem de özel hastanede verme kuralı ilkeleştirildi.
Yetersizlikler veya kaçışlar ise yeni rant alanını da aştı. Üstelik çalıştırmaya hazır yurttaş olmayan insan sayısı da kabarıktı. Dünyanın başka hastanelerinde olmayan uygulamalar, üstelik para karşılığı bizde kurallaştı.
Bir gerçeği hiç örtemedi: Ülkemizin nüfusu bilinmiyor. Bilinmiyor da kalabalık olduğu da kesin. Ama görev alanı kurumsal olarak yetersizdir. Buna rantlaşma ve ilgisizlik de eklenince koşuşan veya darmadağın gelişmelerle hastane figürü oluşturuldu. Fakat tartışmalarda bu yapısal öz gündemleşmez. Mesleki istekler veya lonca tipi savunma refleksleriyle de bambaşka talepli koşullar yerleşti. Fazla hasta veya yetersizlik kelimeleri çoğu olanı örtmeye hâlâ yetiyor.
Zaten tüm bu karmaşa sonrası örneğin bazen doktorların haklı taleplerine karşın destek bulamıyorlar. Hep ötekinin yasa dışılıkları, rantlaşmaları kullanılmaktadır. Öyle ki son çıkarılacak yasayla uzmanlığın dahi parayla ünvana çevrilmesi bile tam anlaşılamadı. Bunların toplamı ise sağlığın günümüz ülke sömürgesel sisteminin bir parçası olarak çürüdüğünü gösteriyor. Çöken ve hâlâ onun üstünden kazanç peşinde olma ikileminde insani değerler adeta kıskaca alındı. Çürüyen sistemin çöken yapısının insana bakış resmidir yaşadığımız sağlık gerçeği.



