Son dönemde görünüşte bölgeselleşen, genelde ise emperyalist gerçeklikle yaşanan savaşlara tanık olmaktayız. Öyle tanık oluyoruz ki bunları adeta dibimizde hissetmemiz gerekirdi. Fakat oluşan koşullar ve yaşanan çelişkiler, dibimizdeki kanlı savaşlara rağmen ilgisizlik perdesini kıramamaktadır. Daha ileri gidecek olursak, adamızda dahi yansıyan gelişimlere rağmen, onları sanki uzaklaştırıp kendimizce dar odamıza hapsetmekteyiz.
Defalarca tekrarladığım önemli imkânlaşma düşüncesinin kendisini yıkımla yaşamaktayız. Emperyalist çağın ve faşist devlet biçiminin salt ulusal değil, evrensel tehlikelerinin ne demek olduğu bölgemizde son yıllarda soykırımdan doğrudan saldırılara kadar uzanan yıkımlarla ortaya çıkmaktadır. Buna karşın baştan yok sayılıp düşüncelere eklenmeyen emperyalist kuramın sonucu olarak, olayları bilgi kirliliği çizgisinde hafifleterek kendi eksenimize koymaktayız. Emperyalist gerçekleri savaşla bütünleşen biçimiyle son yıllarda seçenek olarak savaşı kullanan yapıyla yaşamaktayız. Eksik düşünce şeklinin sonucu olarak bunun emperyalist politikanın sömürü enstrümanı olduğunu dahi belirtememe uzaklığında durmaktayız.
Fazla uzağa gitmeyeceğim. Filmi geriye uzun uzun sarmayacağım. Teorik düşüncelerle doldurmayacağım. Hayattan yakın örneklerle başlayıp buna karşı çıkan bir ülkeyi anlatacağım. Herkes bu yıkıcı fırtınaya kapılıp kazanç umarken, savaşın yıkımlarından ve acıların birikiminden kazanç sağlama peşinde koşulurken, birilerinin tek kalsa da karşı çıkıp gerçeklerle davranmasını belirtmek önemliden öte bir görevdir.
Emperyalist günümüz politikasını bize kısa zamanda, hem de dibimizde yaşatılanlarla anlattılar. Önemli acılarla, yıkımların üstüne kârlar konarak kapitalist dünyanın gelişimi gösterildi. Gazze’de soykırımın ne olduğunu hem de canlı canlı savunarak sistemin en büyük devletleri ve sermaye tekelleri ortaya koydu. Peşinden yaratılan yıkımla nasıl bir dünya tasarımı istendiğini kolonileştirme politikalarıyla önümüze koydular. Daha bu bitmeden korsancılığın günümüz emperyalist haydutluk versiyonuyla Venezuela devlet başkanının eşiyle birlikte yatağından alınarak Amerika’ya götürülmesi yaşandı. Benzer gelişmeler peş peşe yaşanırken ikinci Trump dönemi, müttefikleri dahi dinlemeyeceğini gösteren çıkışlarla sürdü. Kanada’yı vilayet yapma söylemleri bile dile getirildi. En son ise, hem de masada görüşmeler sürerken ve iyimserlik havası estirilirken İran’a karşı yapılan sert saldırılarla savaş başlatıldı. Baş rolde, haydutlukla ikinci dönemine damga vuran Trump ve devlet biçimi olarak faşizmin ne olduğunu örnekleriyle gösteren Netanyahu vardı.
Konuyla ilgili önemli bazı noktaları dört makalemde daha önce yazdım; burada tekrar etmeyeceğim. Dünya, tıpkı diğer olaylarda olduğu gibi yapılan saldırıları propaganda operasyonları, kirli bilgilendirme ve tehditlerle birlikte insanların kafasına kazıyordu. Tam da tek Amerikan faşist hegemonyası hamleleriyle kuşatma genişlerken ve AB teslimiyet bayrağıyla efendilikten kullanılmaya doğru kayarken, elbette konu savaş olunca buna karşı çıkılması gerektiğini hatırlatan insani bir durum da vardı. Eskisine göre oldukça azalan tepkiler görüldü. Bazı sol kesimler sokaklara çıktı. Ancak kendi devletlerinin ne kadar “demokratik” göründüğünü hatırlatan acı örnekler de ortaya çıktı.
Gerek Filistin-Gazze konusunda gerekse İran saldırılarında bir ülke öne çıktı: İspanya. Sosyalist başbakan Sánchez açık bir dille karşı çıktı. Pratikte de tutum alarak bunun göstermelik değil, inançla sürdürülecek bir duruş olduğunu belirtti. Filistin konusunda adını koyarak soykırıma karşı olduğunu söyledi ve Filistin halkının haklarını savundu. Bazı eylemleri de olanakları ölçüsünde destekledi. Uluslararası yarışmalardan İsrail’in çıkarılmasını talep etti. Bu gerçekleşmeyince de katılmadı.
Bu çıkışın ardından bazı ülkeler de benzer tepkiler gösterdi. Ancak AB içinde dahi gereken devletsel destek oluşmadı. Yine de Filistin’deki soykırıma dürüstçe karşı çıkıp gelen saldırıları da savuşturdu. Bu çıkışla İspanya örnek gösterilebilecek nadir ülkelerden biri oldu. Hele de AB içinde savaşa karşı çıkmanın tehlikeli bir ortam yarattığı koşullarda bu tutum daha da anlamlıydı.
Son olarak Amerika ve İsrail’in İran’a saldırmasına da net bir tavır koydu. Bunun bir saldırı olduğunu ve uluslararası hukuka aykırı olduğunu açık biçimde vurguladı. Ülkesindeki üslerin kullanılmasına izin vermeyeceğini belirtti. Bu durum, kendisine koşulsuz destek bekleyen Trump’ın tepkisini çekti. İspanya’daki sosyalist koalisyon tehdit çemberine alındı. Gümrük artırımlarından başlayan sert açıklamalar yapıldı. Ancak Sánchez geri adım atmadı. Savaşa karşı olmanın insan onurunun bir gereği olduğunu vurgulamayı sürdürdü. Bir anda AB içinde baskı gören ülke konumuna geldi. Buna rağmen İspanya başbakanı geri çekilmedi; korkmadıklarını ve direneceklerini söyledi.
Onca savaş çığlığı arasında savaşa karşı çıkmak ve barışı istemek, Sánchez’in sesinde cılız ama kararlı bir çağrı olarak yükseldi. Burada göstermelik bir tutum değil, açık biçimde savaşa karşı olma iradesi vardı. Gelen tehditler —başta gümrük duvarları olmak üzere— bu tavrı değiştirmedi. Böylece İspanya, Avrupa’da ve NATO üyesi bir ülke olarak savaşa karşı çıkan nadir seslerden biri hâline geldi.
Önceki dönemlerin kitlesel savaş karşıtı hareketleri ne yazık ki bugün yok. Öyle ki birçok devlet lideri —Almanya dâhil— çekinmeden savaş politikalarını desteklemekte ve Trump’ın yanında saf tutmaktadır. Böylesi bir ortamda İspanya’nın sesi, barış çağrılarının zayıfladığı ve emperyalist saldırıların daha da küstahlaştığı bir dönemde yükseldi. Bu tutum, aynı zamanda geçmişte yaşanan faşist ve emperyalist deneyimlerin önemli bir dersinin de yansımasıdır.
Kısacası İspanya, Avrupa’da savaşa karşı çıkan önemli bir ses hâline gelmiştir. Filistin’deki soykırımı kınamış, çeşitli uluslararası platformlarda buna karşı girişimlerde bulunmuş ve İsrail’in bazı yarışmalardan çıkarılması için çaba göstermiştir. Son olarak Amerika’nın İran’a saldırısını da açık biçimde eleştirmiştir. Tehditlere karşı geri adım atmaması da dikkat çekicidir. Ancak asıl önemli olan, İspanya’nın tek başına kalmamasıdır. Kendini demokrat ve emperyalizme karşı olarak tanımlayan çevrelerin de aynı net tavrı göstermesi gerekir. Aksi takdirde yarın başka halkların da benzer yıkımlar ve katliamlarla karşı karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır.



