Son gelişmelerden sonra yeniden anladım ki gerçeklerden koparsanız, siyasal tabuları kültürleştirip yerleştirirseniz en kolay olguda dahi algı tutsaklığı hâline gelirsiniz. Sömürgesel gerçek ve ilhaklaşma yapılanması, bu tür siyasal kültürleşmeyi de kurumsallaştırıp bir değerler sistemi hâline getirdi. O zaman nice gerçek, açık biçimde yazılmış olsa bile “garantörlük” gibi kavramlarda siz var olanı değil, resmî alanda öğretileni kabul edersiniz. Böylelikle olgular değil algılar üzerinden konular ele alınır; hatta bu algılar keskinleştirilerek kolayca yanlışların peşine düşülür.
Bölgemizde yaşanan ve savaşa dönüşen son gelişmeler ile Kuzey Kıbrıs’ta yapılan yorumlar, gerçeklerden kaçışın ve algı tutsaklığının yeniden üretildiğini bir kez daha gösterdi. Yapılan resmî açıklamalarda dahi var olan gerçeklik yerine, bağlanılan ve uğruna siyasal koltukların korunduğu ilhaklaşma sürecine göz kırpan ifadeler öne çıktı. Oysa Kıbrıs yakın tarihte sömürgeciliğin farklı biçimlerini yaşamıştır. Bu süreçler zamanla toplumun siyasal kültürüne de işlemiştir. Sömürge yönetiminin kaçınılmaz sonucu olarak bu durum normalleştirilmiş ve günlük yaşamın bir parçası hâline getirilmiştir.
Bu nedenle klasik sömürgecilikten yeni sömürgecilik biçimlerine geçilirken Kıbrıs’ta ortak düşünme kültürü zayıflamış, hatta fiilen ikiye bölünme ile birlikte bu kültür büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Özellikle Kuzey Kıbrıs’a taşınan yoğun nüfus değişimi de geçmişle olan toplumsal bağları zayıflatmış ve yeni siyasal hedeflerin önünü açmıştır.
Bu konulardan biri de eski sömürge gücü ve bugün de önemli etkisini sürdüren İngiltere ile ilgilidir. Yapılan anlaşmalar aslında oldukça açıktır. Ancak bu anlaşmalar hazırlanırken belirlenen stratejilerin çoğu zaman adanın bütünlüğünü korumaktan çok bölünmeyi kolaylaştıracak biçimde işletildiği görülmektedir. Yazılı metinler bir yana, fiilî siyasetin yönü çoğu zaman farklı olmuştur. Örneğin adanın toprak bütünlüğünü garanti eden ülkeler, pratikte adanın bölünmesine giden süreçlerde önemli roller üstlenmişlerdir. Böylece yazılı olan değil, siyasal hedeflere göre şekillenen algılar öne çıkmıştır.
Bu çerçevede adanın geçmişinde ve geleceğinde belirleyici bir rol oynayan İngiltere de tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Son gelişmeler, bilinen gerçeklerin bir kez daha hatırlanmasına neden olurken, söylenenlerle yaşananlar arasındaki farkı da ortaya koymuştur.
Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken adanın belirli bölgeleri İngiltere’ye askerî üs olarak bırakılmıştır. İngiltere hem garantör ülke olmuş hem de adada kendi egemenliğinde üs bölgelerine sahip olmuştur. Bu üslerin statüsü uluslararası anlaşmalarla belirlenmiştir. Ancak buna rağmen bu üslerin hangi koşullarda ve nasıl kullanılabileceği konusu çoğu zaman farklı biçimlerde yorumlanmıştır.
İngiltere bu üsleri kendi egemenlik alanı olarak kabul etmiş ve kullanımını da kendi kurallarına göre belirlemiştir. Orta Doğu’ya yakınlığı nedeniyle bu üslerin bölgesel hesaplarda önemli rol oynadığı da bilinmektedir. Zaman zaman Kıbrıs Cumhuriyeti yetkilileri üslerin kullanılmasına izin vermeyeceklerini veya tarafsız kalacaklarını açıklamış olsalar da pratikte hem İngiltere’nin hem de özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin bu üsleri çeşitli askerî ve istihbarî faaliyetler için kullandığı görülmüştür.
Bu durum birçok kez ortaya çıkmış; istihbarat faaliyetlerinden doğrudan askerî operasyonlara kadar farklı kullanımlar söz konusu olmuştur. Hatta bazı dönemlerde Amerika’nın bu üsleri İngiltere’den daha yoğun kullandığı bile görülmüştür. Buna rağmen kamuoyunda Amerika’nın rolü çoğu zaman yeterince tartışılmamıştır.
Kıbrıs’taki sol hareketler güç kazandığı dönemlerde İngiltere üsleri daha fazla sorgulanmış; ancak solun zayıfladığı veya sağ politikaların güçlendiği dönemlerde bu tartışmalar da geri plana itilmiştir.
Son olarak İran’a yönelik saldırılar sırasında üsler yeniden gündeme gelmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti resmî olarak tarafsız olduğunu ifade etse de askerî olanakların sağlanması nedeniyle fiilen tartışmaların içinde yer almaktadır. Öte yandan Amerika ile İngiltere arasında da bazı görüş ayrılıklarının ortaya çıktığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.
Kuzey Kıbrıs’ta ise bu konunun çoğu zaman yüzeysel biçimde ele alındığı görülmektedir. Üslerin statüsü ve uluslararası anlaşmaların içeriği çoğu zaman bilinmemekte veya bilinmezden gelinmektedir. Oysa geçmişte Annan Planı tartışmalarında bile bu üslerin Avrupa Birliği hukukunun dışında kalması konusu İngiltere tarafından belirlenmişti.
Buna rağmen zaman zaman sanki adanın egemen gücü Kuzey Kıbrıs’taki yönetimlermiş gibi açıklamalar yapılmakta, İngiltere’ye “izin verme” veya “üsleri kapatma” gibi söylemler dile getirilmektedir. Oysa mevcut anlaşmalar ve uluslararası hukuk çerçevesi bu tür söylemlerin gerçekçi olmadığını açıkça göstermektedir.
İngiltere’ye yönelik tutumlar da Kıbrıs’ta oldukça çelişkilidir. Bir yandan sömürge geçmişi eleştirilirken, diğer yandan İngiltere birçok kişi için göç edilmek istenen veya ekonomik olarak cazip görülen bir ülke olmaya devam etmektedir. Bu çelişkili yaklaşım da zaman zaman siyasal tartışmalarda kendini göstermektedir.
Son İran saldırıları sonrasında Amerika’nın doğrudan rol aldığı gelişmelerle birlikte Kıbrıs yeniden gündeme gelmiştir. İngiltere bazı konularda daha temkinli davranmış ve doğrudan askerî rol alma konusunda tereddütlü bir görüntü vermiştir. Bu durum, uluslararası dengelerde yaşanan bazı kırılmaların da işareti olarak değerlendirilebilir.
Tüm bu gelişmeler, Kıbrıs’ta hâlâ güçlü olan sömürgecilik mirasının ve bunun yarattığı siyasal kültürün etkisini bir kez daha göstermektedir. Ancak tartışmalar ile gerçekler arasındaki mesafe o kadar büyümüştür ki iki tarafın buluşması giderek zorlaşmaktadır.



