Geçtiğimiz cumartesi sabahı ABD ve İsrail’in ortak operasyonunda Tahran’ın yanı sıra İsfahan, Kum ve Kereç de hedef alındı ve İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney öldürüldü. İran, misilleme olarak İsrail’e, bölgedeki ABD üslerine ve Körfez ülkelerine füze saldırıları düzenledi. Hürmüz Boğazı gemi geçişlerine kapatıldı Bu gelişmeler, gözleri Çin’in vereceği tepkiye çekti. Çin, saldırıların ilk aşamasında “derin endişe” düzeyinde temkinli bir dil benimsedi; ancak Hamaney’in öldürülmesi ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikte, yani Çin’in doğrudan ekonomik çıkarları tehdit altına girince, söylemini “Şiddetle kınıyoruz” düzeyine yükseltti.
Geçtiğimiz haftalarda bu köşede vurguladığım gibi, Çin’in uluslararası sistemdeki konumlanması iki temel prensibe dayanıyor: Devletin ekonomiye yön vermesi ve müttefik değil stratejik ortak ağı kurması. Bu iki prensip birbirini tamamlıyor; Çin, kimseye yasal yükümlülük altına girmeden esnek bir dış politika yürütebiliyor, çünkü içeride kendine yeterli bir sistem inşa etmiş durumda. Transatlantik İttifakı gibi ideolojik bir kalıba ya da karşılıklı yükümlülüklere dayanmayan bu esnek ağ, Trump’ın ABD’nin müttefiklerini tek kalemde silip atmasıyla birlikte artık zayıflık değil, öngörü olarak okunuyor. İspanya’dan Kanada’ya, Kore’den gelişmekte olan ülkelerin neredeyse tamamına kadar orta güçler, içinde oldukları ittifakların yarattığı belirsizlikten dolayı çoklu ortaklık yoluna girdi; bu yolda Pekin’e uğrayanların ardı arkası kesilmiyor.
Venezuela’da olduğu gibi İran’da da Çin, başlangıçta beylik açıklamaların ötesine geçmedi. Venezuela’nın ham petrolünün yüzde seksenini satın alıyor olmasına rağmen Trump’ın darbesini protesto etmekle yetindi; Maduro sonrası döneme dair pazarlıkların içinde yer alacağını açıkladı. Bunun nedeni şu: Çin, zamanında önlemini alıp petrol alımını dengeli biçimde dağıttı. Venezuela ve İran’dan gelen petrol, Çin’in toplam ihtiyacının yüzde yirmisine dahi ulaşmıyor. Yani ABD’nin eline koz verecek neredeyse hiçbir bağımlılık kalmadı.
Çin’i asıl rahatsız eden ABD’nin İran’a saldırması değil, Hürmüz Boğazı’nın kapanması. Boğaz’dan geçen yüklerin büyük çoğunluğu Asya’ya, özellikle Çin’e gidiyor. Çin, dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olarak Ortadoğu petrolünün en büyük alıcısı. Günlük yaklaşık 5 milyon varil ham petrol Hürmüz üzerinden Çin’e ulaşıyor; bu, toplam 11.6 milyon varillik ithalatının yüzde kırkını, toplam 16 milyon varillik arzının ise yüzde otuzunu oluşturuyor.
Rusya bu noktada devreye giriyor. Petrolünü hem Kuzey Denizi ve Baltık üzerinden tankerlerle hem de demir yolları ve boru hatlarıyla Asya’ya ulaştıran Rusya, Hürmüz’e bağımlı değil. Geçen yıl günlük 10.8 milyon varil üretip bunun 4.8 milyon varilini ihraç etti; ihracatın yüzde seksenine yakını Çin ve Hindistan’a gitti. Dolayısıyla İran ve Suudi Arabistan kaynaklı arz boşluğunun bir kısmını, özellikle Çin pazarında, Rusya doldurabilir. Ancak bu durum Çin’i, Trump’ın nisan için planlanmış olan Pekin ziyaretini riske atmamak adına kaçınmak isteyeceği bir konuma sürüklüyor: Rusya ile isteksiz de olsa geçici bir cephe oluşturmak.
Denklem bir de şu açıdan karmaşık: Boğaz’ı kapatan İran olduğu için Çin, bir yandan İran’ı siyasi olarak destekleyerek ABD’nin saldırılarını daha erken noktalamaya zorlamak, öte yandan Trump’la ilişkileri bozmamak gibi iki, birbiriyle çelişen, dış politika gayesine erişmeye çalışıyor. Çünkü ABD Kongresi tarafından onaylanmış milyarlarca dolarlık silah paketinin Tayvan’a gönderilmesinin Trump’ın nisan ziyareti öncesinde askıya alınması, ABD’yle müzakere alanının zaten açılmakta olduğunu gösteriyor. Çin’in sertleşen söylemi bu çerçevede hem İran’a hem de ABD’ye verilen bir mesaj.



