2000’li yıllarda Çin’in yükselişiyle Batı dünyası, Çin yerleşik dünya düzenini değiştirmeye mi geliyor kaygısı yaşamıştı. Çin, yerleşik dünya düzenini zor yoluyla değiştirmedi ama ilk önce gelişmekte olan ülkeler, şimdiyse bütün büyük güçler Çin’in politikalarını benimsemeye başladıkları için dünya düzeni rıza yoluyla değişiyor. Bu yeni dünya düzeni Çin’in iki prensibine dayanıyor: 1) Devlet, güçlü sanayi politikalarıyla ekonominin gidişatına yön veriyor ve sermayeyi dış şoklardan koruyor, 2) Uluslararası toplumda Çin’in müttefikleri yok, sadece stratejik ortakları var. Bu iki prensibin sonucu olarak, Çin müttefiklerinden oluşan bir ağa güvenmek yerine, gerektiğinde korumacı bir yalıtılmışlığa çekilebilmesini sağlayacak kendine yeterli bir iç sistemi geliştirmeye çalışıyor ve dışarıdan ittifak gibi görünen ortaklıklarının bir gün işine yaramama ihtimaline karşı yedekleme yaparak önlemini alıyor.
Bu yüzden -geçtiğimiz hafta yazdığım üzere- Çin, Venezuela’nın ham petrolünün yüzde 80’ini satın alıyor olmasına rağmen, Trump’ın Venezuela darbesini protesto etmekten öteye gitmedi ve Maduro sonrası döneme dair pazarlıkların içinde yer alacağını açıkladı. Geçtiğimiz hafta da İran’a dair beylik açıklamaların ötesine geçmedi, çünkü, Venezuela gibi İran’ın sattığı ham petrolden gelen gelire de ihtiyacı var ama bu ülkelerden gelen petrol Çin’in petrol ihtiyacının yüzde 20’sine dahi tekabül etmiyor. Yani Çin, zamanında önlemini alıp hem petrol satın alımını dengeli bir şekilde dağıttı, hem de petrole artık çok da ihtiyacı olmayacak şekilde yenilenebilir enerjiye yatırım yaptı. Böylece, ABD’nin eline koz verebilecek neredeyse hiçbir bağımlılığı kalmadı. ABD’nin saldırdığı, güçsüzleştirdiği ülkelere, antiemperyalizm söylemi altında, Birleşmiş Milletler sistemi elverdiğince destek veriyor; kimi zaman el altından enerji hatta silah desteği de veriyor, ama kimseye katı bir ittifak çerçevesinde yardım yükümlülüğü yok.
Stratejik ortaklıklardan oluşan bu esnek ağ, Transatlantik İttifakı gibi ideolojik bir kalıba sahip değil ve karşılıklı yükümlülükler içermiyor. Trump öncesi dönemde bu esneklik, sadece çıkar temelli olduğu için ve genelde sadece Çin’in işine yaradığı için eleştiriliyordu ve Çin’in Gazze gibi konularda liderlik etmekteki zayıflığı ya da gönülsüzlüğü, süper güç olmaya henüz hazır olmadığı şeklinde yorumlanıyordu. Oysa Trump, Avrupa, Kanada, Avustralya gibi müttefiklerin sarsılmaz sandığı Transatlantik İttifakını tek kalemde silip atınca, Çin’in esnek sistemine nur yağdı. İspanya, Fransa, Kanada, Kore gibi orta güçler ve gelişmekte olan ülkelerin neredeyse tamamı, esas belirsizliğin kaynağı olarak ittifakları teşhis ederek çoklu ittifaklar sistemine geçme yoluna girdi. Bu yolda, Çin’le arayı düzeltmek için yolunu Pekin’e düşürenlerin ardı arkası kesilmiyor. Ancak, uluslararası sistemdeki esas değişikliği iki süper güç arasında dengeyi bulmak kadar orta ölçekli güçlerin ve bölgesel ağlarla birbirine bağlı küçük ülkelerin kendi aralarındaki ortaklıkları sağlamlaştırması getirecek. Süper güç merkezli bir uluslararası sistemden çıkış kolay olmayacak çünkü bu ülkeler ve bölgeler modern tarih boyunca birbirleriyle doğrudan ilişki kurmadılar ve ait oldukları ittifakın süper gücü aracılığıyla ilişkilendiler. Bu yüzden, doğrudan ilişki kuracak bilgi birikimi ve deneyim yok ve bu ülkeleri süper güçlere bağımlı kılan çıkar grupları hâlâ güçlü. Öte yandan, bu çıkılan yolun artık geri dönüşü yok. Örneğin, Trump’ın yeniden seçilmemesi, süper güç odaklı sistemi tekrar meşrulaştırmaya yetmeyecektir.



