Trump’ın İran’a yönelik saldırı kararları, 1953’te Musaddık’ın devrilmesinden Irak ve Libya müdahalelerine uzanan Amerikan müdahaleciliğinin son halkası oldu. Diplomatik temaslar sürerken gelen saldırı ve uluslararası hukukun hiçe sayılması, Ortadoğu’yu yeni bir savaş sarmalına sürükledi. ABD içinde de tartışmalar büyüyor

Amerikan emperyalizminin kirli bir sicili olduğunu biliyoruz. Başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere çeşitli coğrafyalarda askeri darbeler tezgahlamak, faili meçhul suikastların arkasında yer almak, tehdit ve rüşvetlerle siyasi süreçlere müdahale etmek gibi… Ama Trump döneminde İran’ın dini lideri Hamaney’i eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ı ve Minad’ta okul çocuğu kızları açıkça hedef alan cinayetlerle böbürlenmesi, emperyalizmin kara tarihinde sıçramalı bir aşamayı temsil ediyor.
Hatırlanırsa, daha önce Irak işgali öncesinde Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiası yalan çıkmıştı. Libya’da Muammer Kaddafi’nin Hillary Clinton’un kahkahaları arasında linç edilmesiyle ülkenin demokrasiye yelken açacağı tezini, bir türlü bitmeyen iç savaş, ülkenin fiilen ikiye bölünmesi yalanlamıştı. Beşar Esad’ın muhaliflerine kimyasal silah kullandığı balonu da kanıtlanamamış ama türlü entrikalarla ülkenin başına getirilen Cihatçı Colani’nin son operasyona da verdiği destekle ABD ve İsrail’in hizmetkarı olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Bu kez de İran’ın nükleer silah geliştirerek ABD çıkarlarına bir tehdit oluşturduğu safsatasından yola çıkarak tüm Ortadoğu’yu bir ateş topuna dönüştüren saldırıyı başlattılar.
İLK HAMLE 1953’TE
Yakın tarihi bir hatırlatmak gerekirse, ABD’nin çok zengin enerji kaynaklarına sahip olan İran’ı egemenliği altına almak için ilk hamlesi, 1953’te bir darbeyle ülkenin meşru devlet başkanı Musaddık’ın devrilmesiyle başlar. Çünkü Musaddık petrolü ulusallaştırma çabaları başlatmış, kapsamlı bir toprak reformu planlamıştı. Tahta geçirilen Şah Rıza Pehlevi Amerikancı bir çizgi izlemiş, muhaliflerini zalimce bastırmış, ABD’den büyük askeri cephane alımlarına imza atmış, İran’ın Molla rejiminde canlanan nükleer silaha sahip olma ihtirasını ateşleyen kişi olmuştu.
2025’te İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırıya aniden ABD de dahil olmuş, Missouri’den kalkan 15 tonluk bomba taşıyabilen bombardıman uçaklarıyla Fordow, Natanz ve İsfahan nükleer tesislerini bombalamış, Trump İran’ın nükleer kapasitesini yerle bir ettiklerini açıklamıştı.
Bilindiği gibi 28 Şubat Harekatı, Umman’ın arabuluculuğunda ABD ve İranlı müzakerecilerin Cenevre’deki toplantısı sırasında geldi. Görüşmelere katılan Umman Dışişleri Bakanı Bedir Al Busaidi’ye göre İran zenginleştirilmiş uranyum stokunu ortadan kaldıracak, tıbbi amaçlı çalışmalar dışında nükleer enerji kullanma çabasında bulunmayacak ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın tam denetimini kabul edecekti. Ekonomik anlamda sıkışmış olan İran rejimi görüşmecileri Amerikan şirketlerinin enerji yatırımlarına ve mevcut tesisleri modernize etme girişimlerine de sıcak bakıyor, ekonomik iş birliğine de açık olduklarını belirtiyorlardı. Zaten 2015’te İran BM Güvenlik Konseyi üyeleri ABD, Birleşik Krallık, Çin, Rusya ve Fransa’nın üzerine bir de Almanya’yı dahil eden P5+1 ile kapsamlı bir nükleer programın sınırlandırılması anlaşması imzalanmış, bu uzlaşma 2016 başında yürürlüğe girmişti. İşler bir bakıma yolunda giderken 2018’de Trump’ın tek taraflı çekilmesiyle birlikte bu sayfa da kapanmıştı.
Aslında dünyanın en büyük uçak gemisi Gerald Ford’un bölgeye doğru hareketlenmesi, çok sayıda F-35, F-22, F-16 savaş uçağı taşıyan iki savaş gemisinin Basra Körfezi’nde konuşlanması ABD’nin her halükarda bir bahane bulup saldırıya geçeceğini gösteriyordu. Ama yine de diplomatik görüşmeler sürerken, İsrail’in düğmeye basmasıyla böyle bir operasyonun başlatılması tabir yerindeyse tam bir kalleşlik örneği olarak tarihe geçti.
HUKUKA AYKIRI SALDIRI
Belirgin bir neden olmadan, BM’ye haber bile verilmeden hükümran bir ülkeye savaş açılmasının çok net biçimde uluslararası hukuka aykırı olduğunu zaten herkes biliyor. Kongre’nin onayını almadan harekete geçilmesi açıkça ABD’nin iç hukukuna da aykırı. Amerikan kamuoyunda da savaşa destek yok. Trump’ın MAGA bloku, “demokrasi, özgürlükler, insan hakları” bahane edilerek Demokrat parti dönemlerinde “sonu gelmeyen” savaşlar yürütülmesi eleştirisi üzerinden kitle tabanını ikna etmeye çalışmış, muhtemelen 2024 seçim başarısında da bu etmen rol oynamıştı. Şimdi Trump’ın kendi arka bahçesinde de yarılmaların ortaya çıkması olasılığı çok yüksek. Zaten ICE diye bilinen Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza güçlerinin haydutça yöntemlerle ülkede estirdiği terör, iki ABD yurttaşını göz göre göre infaz etmesi Trum yönetimine karşı büyük tepki uyandırıyor. Bilindiği gibi Trump’ın Epstein dosyalarıyla başı dertte. Kendine uzanan bağlantıların ortaya çıkmaması için büyük bir gayret içerisinde. Gümrük tarifelerinde yetkisini aştığının Yüksek Mahkeme tarafından tescil edilmesiyle de büyük bir yara aldı. Vaad ettiği üzere sanayi istihdamı artmak şöyle dursun, son bir yılda daraldı. Enflasyon ve geçim sıkıntısı sorunu sade Amerikalının belini bükmeye devam ediyor. Böyle bir sıkışmışlık içerisinde yapılan savaş hamlesi yeni bir gündem oluşturma çabası olarak görülebilir. Başka cephelerde yıpranan büyük lider imajının diriltmek için devreye soktuğu düşünülebilir.
MALİYETİ OLACAK
Gelgelelim, uluslararası arenada yanında işbirlikçisi İsrail ile ABD küresel bir hegemonyadan öte tecrit edilmiş bir askeri güç görüntüsü veriyor. Tarihsel anlamda en yakın müttefiki İngiltere’yi bile yanına çekmeyi başaramıyor. Böyle mesnetsiz bir savaşın, deniz kuvvetlerinin üçte birini Basra Körfezi’ne yığmanın ekonomik maliyeti de bir süre sonra önüne gelecek. Açıkçası şimdi bir zafer sarhoşluğu içine giren Trump’ı zor günler bekliyor. Ama gelinen noktada akılcı bir muhasebe yapıp, makul bir çizgiye yönelecek karakterde biri olmadığı için açıkça daha da sertleşmesi, kendi halkının ve dünya halklarının başına yeni çorapları örecek maceralar içine girmesi olası görünüyor.
İşte böyle bir durumda bizlerin İran’da halkın kendi iradesiyle Molla rejimini yıkmasını temenni etmemizle, ABD ve İsrail’in bugünkü emperyalist saldırganlığını şiddetle kınamamız arasında bir çelişki bulunmuyor. Çünkü birincisi, aynı kendi ülkemize beslediğimiz duygular paralelinde, komşu ve kardeş İran halkının demokrasi, özgürlükler içerisinde, laik bir toplumda yaşaması arzumuzun doğal bir sonucudur. İkincisi, emperyalist saldırganlıklara ilkesel anlamda karşı çıkan, ülkelerin bağımsızlığına saygı duyan anti-emperyalist duruşumuzun gereğidir. Aksine, kendi içerisinde son derece tutarlıdır ve ahlaki anlamda doğrudur. Ne yazık ki, son gelişmeler İran halkı için özlemini çektiğimiz günlerin yakında olduğuna işaret etmiyor.



