Tekrar yazacağım: Gerçekten, Kıbrıs’ta yaşamanın bazen çok önemli birikimlere ulaşma konusunda nadir koşulları da vardır. Yeter ki gerçeklerle doğru temas kurulsun. Yalanlarla kuşatılmasın. Bu nedenle gerek sömürgesel gerek uluslararası müdahaleler ve içsel yaklaşım karmaşası burada önemli bir deneyim birikimi oluşturur. Bunu doğru kavrayan, birçok konuda değişik ek yaklaşımlarla konuları daha zengin yorumlama düşüncesini de taşımaktadır.
Doğu komşumuz Suriye ise karmakarışık hâldedir. Bir önceki Suriye yazımda oradaki koşulları özetledim. İşgalleri ve iç aktörleri anlattım. Çok yönlü oluş ile oluşturulamayan yapı, sonuçta denklemi de kurdurmada epey zorlanmalara yol açar. Her kesim kendi propagandasını yapar. Ama düz çizgide değil. Hatta net olan tüm işgalcilerin adeta El Şara’da birleşmelerine karşın, nasıl bir Suriye olayı söz konusu olduğunda darmadağın hâle geldikleri görülür. Şimdilik, Amerika’nın son sözü söyleme gerçeği tamamen dağılmayı engellemektedir. Düşünün, hem İsrail’in hem Türkiye’nin El Şara’nın kabulünde sorunları yok. Ama gelecek Suriye denilince de zıt kutuplar hâline dönüşürler.
İşin öteki gerçeği de El Şara’nın kendi gücüyle Şam’a gelmediğidir. Otorite kuracak gücü de yoktur. Dış güçlere ihtiyacı vardır. Üstelik Şam’a geldikten sonra önce Dürziler, sonra da Aleviler üzerinde katliamlar da yaptı. Ama cihatçı gerçeği, katliam yapma devamlılığı dahi dış müdahalecilerin ve işgalcilerin ondan vazgeçmesini getirmedi. Tam aksine, ısrarla onu Şam’da tutmak istemektedirler.
Gelelim önemli propaganda darmadağınıklıklarına. Bir Mart Protokolü yapıldı. Sorarsanız hem SDG hem de HTŞ fazla eleştiri yapmıyor. Yeni açıklamalar da oluyor. Ancak ısrarla Türkiye yetkilileri, SDG’nin uymadıkları yönündeki tehditlerini savurmaktadır. Gerekirse de müdahale sopasını ısrarla havada sallamaktadır. Dışişleri Bakanı Fidan bu konuda başrolü oynamaktadır. Aynı tutumun, örneğin HTŞ tarafından imza tarafı olmasına rağmen yapılmaması, tam aksi söylemleri de işin başka bir gerçeğidir.
Ek olarak son bazı Kürtlerle olan çatışmaların da Türkiye’nin desteklediği yapılarla olduğu fazla öne çıkarılmıyor. Bir anlamda konu SDG üzerinden Türkiye propagandası yapılmakta ve “uymama” suçlamaları dillendirilmektedir. Aslında konu, yarının Suriye’sidir. Suriye’den alma hedefleri öne çıkarılmaktadır. Suçlanan hep karşıt olurken, nedense iç dinamikler ve sorunlara dikkat edilmiyor. Örneğin güneydeki Dürziler özerklik ilan ediyor, Aleviler ise ilk defa açıkça federasyon istemektedir. Nedense en çok suçlama yapan Türkiye bu konularda fazla ses çıkarmıyor.
Tabii ki işin içinde Türkiye’nin Kürt politikası ile Yeni Osmanlıcı gerçek de vardır. Böylesi bir stratejiyle kendisi de bir yandan Suriye’de bulunurken yabancı güçler konusunda kendini dışarıda tutmazken, kendi yetiştirdiği milisleri de kullanmaktan çekinmemektedir. Ama en temel nokta, kontrolü kuracak gücü olmamasına rağmen, pratikte katliamlarla kanıtlanan cihatçılık olgusuna rağmen tüm dış müdahalecilerin HTŞ’de birleşmeleridir. “Yabancılar” denirken dahi HTŞ içindeki on binlerce cihatçıdan söz edilmemesi, tam aksine yönetimde dahi görevlendirilmeleri, işgaller üzerinden yeni Suriye karmaşasının ne denli derinleşen kırılmalarla dolu olduğunu göstermektedir. Birleşilen nokta, artık bildik ne toprak bütünlüğü olan ne de devlet otoritesi bulunan bir Suriye olacağıdır.



