Şu anda elbet ben Grönlandlı olamazdım. Bırakın olmayı, oraya gidemem. Ama adını çocukluktan beri duyarım. Dünyanın en büyük adası olduğunu, Danimarka’ya bağlı oluşunu ve buzullarla kaplı hâlini, coğrafya ile ilgilendiğim zamandan beri aklımın bir yerinde tutarım. Yine de son gelişmelerle ansızın aklıma şu sorgulama şekliyle sorular oluştu. İlk soru da şu: “Ben Grönlandlı olsaydım?” diye başlayıp, ama Kıbrıs düşüncem de aklımda olduğu için devamında hep zorlandığım ikilemle durakladım.
Grönland genellikle coğrafya bilgileri ile çoğunlukla aklımıza yerleşir. Siyasal olarak fazla öne çıkmadı. Sadece Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge oluşunu araştırarak öğrenirsiniz. Adanın buzullarla kaplı olması ise kocaman, en büyük simgesine karşın ancak elli binin üstü insanın da yaşaması, oranın ne denli sığ olduğunu anlatmaya yetiyor. Kocaman ada ve on binlerle insan ikilemi… Dedik ya, ada buzullarla kaplıdır. Buzulların olması ise başka konuların da öne çıkmasını en azından ertelemekteydi. İstenilen teknoloji ile insani koşullar pek de fazla uygun değildi.
Siz Grönland’da yaşamaktaydınız. Belirli bir geçim kaynağınız var. Zengin sayılmazdınız ama ölene dek yoksul da değilsiniz. Balıkçılık önemli bir kaynağınız. Adanın tümünü zaten kullanma şansınızı iklim elden alıyor. Danimarka’ya bağlısınız. Üstelik öteki sömürge adalardan farkınız, Danimarka’nın size ek kaynaklarla yardımla katkı yapmasıdır. Bu yüzden zaman zaman bağımsız olma düşüncesi, ama Danimarka’dan gelen yardımın kaybedileceği karşı düşüncesiyle hemen engellenmeye başlanıyor. Onun için açık bağımsızlık hareketleri pek yok gibiydi. Tabii yardım derken Kıbrıs gerçeği ile de aynılaştırmayalım. Çünkü Türkiye–Kuzey Kıbrıs ikilemi ile Danimarka–Grönland bağları aynı değildir. Sömürgeleştirmeden çok, bağımlı kalıp yardım eksenli bir ilişki söz konusu oluyor. Hatta Danimarka’nın bazı yönetimleri referandum ile bağımsız olmaya da karşı değildir.
Ama ada büyük. Danimarka NATO üyesi, Grönland da bundan nasibini alıyor. Amerika’nın birçok NATO ülkesinde olduğu gibi adada da üssü var. Tabii NATO kuralları denilip de Amerikan kontrolü, emperyalist askerî hegemonya gerçekleriyle birlikte olmaktaydı.
Fakat Amerika’da ikinci kez Trump dönemi daha başlamadan, birden Grönland Adası gündeme oturdu. Amerika’nın Trump’ı açıkça adanın ilhakından söz ediyordu. Kafalar elbet karışacaktı. Çünkü zaten ada NATO’ya bağlıydı. Amerika’nın da varlığı askerî eksenle vardı. Danimarka da müttefikti. Öyle karmaşık düşmanlıklar falan da yoktu. Ama Trump ansızın, denece gündeme çıkarmayla adayı istediğini söylüyordu. Talebi yerine gelmediği takdirde ilhak için her şeyi yapacağını açıklıyordu. Öyle şaka falan da değildi; resmen siyasal tutum olarak bunu kanıtlıyordu.
Trump doktrini ve yeni gelişmeler, Amerika’yı yeni dönemde açık ve değişken bir çizgiye getirdi. Artık uluslararası hukuk falan dinlemeyeceği kesindi. Zaten Venezuela’dan İran’a, Suriye’den Gazze’ye bunu açık tutumlarla da kanıtlayarak şakasının olmadığını anlatıyordu. Bir yanda 2008 krizinin Amerika’yı vurması, gerilemeye başlayan hegemonya ile çıkış araması, egemen blok sermayedeki değişken ittifaklar vesairesi… Zaten neoliberal sürecin miadı çoktan dolmuştu. Amerika kendine göre daha vahşi, gangster tipi çıkış yapma politikasına evrildi. Bu da var olanı reddederek, güce dayanarak sağlanacaktı.
Bu arada emperyalizmin iklim mirası da genişliyordu. İklimlerin bozulması, ısınmanın artışı dünyada taşları yerinden oynattı. Oynayan taşlardan en önemlisi de kutuplardı. Tabii ki buzulların da erimeye başlaması demekti. Bu da akla ilk getireceği yer olarak Kuzey Kutbu ve onun bir alt parçası olan Grönland Adası’ydı.
Buzulların erimesiyle normalleşmenin oluşmaya başlaması, iştahı kabartan kaynakları da buz altından ulaşılabilir sürece doğru kaydırdı. Grönland Adası’nda zengin madenler vardır. Enerji kaynakları da oldukça fazladır. Buzların çözülmesiyle bunların işletilmesi de olanak hâline gelecekti. Bu, Amerikan sermayesinin iştahını kabarttı. Üstelik Grönland’da nüfus çok azdı. Amerikan üssü de vardı. NATO’ymuş veya dost Danimarka’ymış; bunların bir önemi yoktu. Sadece Grönland değil, Kanada da nasibini alıyordu. Panama’ya da ihtar çoktan çekilmişti.
Trump ikinci döneme hızlı girdi. Açıkça müdahale ve işgal söylemlerini öne çıkardı. Müttefik falan da dinlememektedir. Oysa Danimarka ile hem müttefik hem de dosttu. Bir anda kırılmalar başlayan AB–ABD konularına Grönland Adası da eklendi. Amerika kararlı bir tekrar yapıyordu. Resmen adayı alacağını açıklıyordu. Kural fark etmiyordu: ya istekle ya da gerekirse işgal ile yapılacaktı deniliyordu. Zengin madenler ile adanın çözülen buzlar sonucu ortaya çıkan koşullar, birden emperyalist Amerikan yüzünü de açığa çıkardı.
Propaganda ekseni hazırdı: Rusya ve Çin. Hatta son yayımlanan Grönland halkına yönelik videoda “ya karanlık Rusya–Çin ya da aydınlık yüz Amerika” seçenekli bir propaganda yayımlandı. Bununla Grönland halkına mesaj veriliyordu. Biliniyor ki ada halkının sayısal olduğu kadar askerî yönden de direnecek gücü yoktu.
AB ülkeleri şaşkın. Amerika’nın tavrını tanımadıklarını belirtiyorlar. Belirtiyorlar ama devamı kuşkulu. Şimdiden başta Danimarka adaya askerî güç gönderme eğiliminde. Bazı AB ülkeleri de askerî keşif amacıyla adaya asker konuşlandıracak. Ama ittifak yapılanışı ve Trump gerçeği, bunları sürdürüp sürdürmeyecekleri konusunda kuşku yaratıyor. Kendileri faşist rejimlere karşı besledikleri anti-Rusya korkusunu bu defa Trump, dönüp aynı psikolojik durumla onlara karşı kullandı. Nereye dek gidilir, tahmin edilemez. Bir bataklığa girip kaymaya başlayınca nerede durulur belli olmaz. Hele U dönüşleri bol olan Trump için ilerisi net görülemez. Ama hamleler, açık işgallerin ya da doğrudan müdahalelerin artık politik arenada normalleştirildiğini gösteriyor.
Bu da birçok halk için hiç de iyi haber değildir. Şimdiden AB ile ABD ortaklığında gölgeler oluşmaya başladı. Yeni dünya derken ve neoliberal aşmazda seçeneksizliklerde boğulurken, böylesi daha otoriter, devletçi ve faşist girişimler daha da artmaktadır.
Şimdi sorunun yeniden başına gelelim: Ben Grönlandlı olsaydım ne yapardım? Önce olanı anlamaya çalışırken, kendi kaderimin elimde olmadığını anlardım. Dün demokrasiyle bağlı olduğum NATO’nun, hem de baş efendisinin yeri geldiğinde beni nasıl hançerlediğini fark ederdim. Anlatılan demokrasi ve özgürlük masalının, nasıl daha sorulmadan faşistleşip sömürgeleştiğini korkuyla hissederdim. Hele de daha olay başlarken en düşmanlaştırılan Rusya–Çin korkusuyla, buzullar yaşamından ateşli sömürge hırsına nasıl geldiğimizi anlamakla meşgul olurdum. Şimdi kendilerine sorulmayan, hatta ister istekle ister işgal ile kabullendirileceği dayatması altında Grönlandlı olmak gerçekten çok zor. Hele de güllük gülistanlık bir yaşam sürerken gelen canavar korkusu gibi… Ama aynı canavarla hâlâ özgürlük ve demokrasi şarkısı söyleyenler vardır. Bekleyin; kapınıza gelen sadece canavar değil, içinize işleyen gerçeğiyle daha çok acı çekeceğiniz kesindir.



