Bir yılı daha tamamlıyoruz. Artık birkaç gün sonra ilgili günlere “geçmiş yıl” adıyla isimlendireceğiz. Şüphesiz birçok gelişme oldu. Bırakılan yerden farklı birikimlerle işler yürümeye çalışıyor. Ben bu makalemde, benim de değerlendirdiğim seçimlerden bir kesiti özetlemeye çalışacağım.
Ben bu yıl Kıbrıs ve Türkiye hariç elli dokuz ülke üzerinden başlığa çekerek makale yazdım. Arada ekleyip örnekleştirdiklerim hariç. Bu elli dokuz ülkenin on yedisinde de değişik şekillerde seçimlere dokundum. Salt parlamento değil, başkanlıktan ara seçime varan değişik biçimlerdeki sandık sonuçlarını da ele aldım. Hatta bu yıl tarihe geçen önemli bir sistem dersi de vardı. Sırf kendilerine bahane bulup “normalleşiyor” demek için yaptırılan Suriye seçimleri de bir ilk olarak yaşandı. Öyle bir seçim ki El Şara, kendi atadığı altı bin kişinin dar birkaç bölgede oy kullanarak, yine kendi belirlediği adaylarla adına seçim denilen olayı gerçekleştirdi. Hem oy kullananın hem seçilenin dar sayıyla gerçekleştiği bu seçimle de Suriye’ye Batılılar “meşru” simgesini kullanıp, en başta kendilerini kolayca aldatma normalleşmesini de yaptılar. Bu da emperyalist günümüz normalleşme, meşru kılmanın bir başka uygulaması olarak tarihe geçti.
Bu yıl önemli seçimler oldu. En başta da sistemin temel lokomotifi Amerika’da yaşandı. New York Belediye Başkanlığını alışılmamış etiketle “demokratik sosyalist” aday Mamdani kazandı. Öyle kazandı ki aday olduğu kendi partisi Demokratlar dahi aleyhine çalışıp başka adayla kaybetmesi için uğraştı. New York gibi büyük bir eyalette kazanılan ve Trump’a rağmen sonuçlanan bu seçim, elbet uygulamada merak konusu olmaya devam ediyor.
Konuşturulmayan bir seçim de Güney Kore’de oldu. Geçen yılda darbe girişimi ile çalkalanan, halkın ayaklanmalarıyla devrilen başkandan sonra bu yıl yapılan erken seçimi sol merkez aday kazandı. Darbe girişimi ve ayaklanma konu olurken, sonuçtaki seçim dünyada nedense fazla haber değeri görmedi.
Almanya seçimleri ise resmen bilinen uyarı ile sonuçlandı. Artık faşist “Almanya için Alternatif” Partisi kıl payı ikinci oldu. Daha sonraki kamuoyu araştırmalarında da birinciliği aldığı açıklanıyordu. Ama sol açısından derslik yine Latin Amerika’da yaşandı. Eldeki Bolivya ve Şili yönetimleri, hem de kendi ayaklarına kurşun sıkarak, faşist kesime sandıkta devredildi.
Özellikle Bolivya’da durum çok acıtıcı oldu. Yirmi üç yıldır iktidarda olan, en demokratik anayasayı yapan, yerli halklara eşitlik getiren, birçok doğrudan Amerikan darbe girişimini savuşturan sol, kendi kendini yiyerek, hem de faşist adaya koltuğu önemli farklarla devretmenin sıkıntısını yaşadı. Bir anda birçok dalaverayla alamayan Batı, bu kez solun kendi kendinin hastalığı ile iktidarı ele geçirdi. Hele de çoğu uygulamanın uygulayıcısı Morales’in tavırlarıyla gerçekleşmesi, sol hastalığın ne denli tehlikeli olduğunu da kanıtladı.
Öteki kaybedilen seçim ise Şili’de oldu. Liselilerin ayaklanmasıyla, sonradan toplumsallaşarak yükselen dalganın çıkardığı Boric, seçimle Şili devlet başkanı oldu. Demokratik bir anayasa dahi kurucu meclis kanalıyla hazırlandı. Ama referandumda reddedilmesiyle karşılaştıktan sonra, sağa kayışın sonucu olarak, bir önceki seçimin kazananı Boric bu defa koltuğu, hem de Nazi kökenli Pinochet hayranı faşist adaya teslim ediyordu. Honduras seçimlerinde ise Trump’ın etkisiyle nasıl kaybedildiği başka bir hikâyedir.
Latin Amerika derken Arjantin’i unutmamak gerekir: Başkent yerel seçimini solcu Peronistler ezici şekilde aldı. Ama yapılan ara parlamento seçiminde, doğrudan Trump’ın da karışmasıyla faşist Milei, umulmadık bir farkla seçimi alıp parlamentoda daha da güçlendi.
Avrupa’da işler ters gidiyordu. İrlanda’da eğer sol kadın aday başkan seçilmese, sağın dans ettiği bir seçim arenası olarak adlandırma hali olacaktı. Hele daha kötüsü, artık sağ tek merkezli partilerle yetinmedi. Bu yıl Hollanda erken seçimlerinde olduğu gibi faşist partiler de bir değil, birkaç partiyle parlamentoya girme zenginliğine ulaştı. Önemli tehlike, isimlendirme ile partiler kullanılırken, Hollanda erken seçimleri sonucu faşist partilerin birkaç olmasıyla tercihlerde kitlesel desteği genel olarak artırdı.
Bu arada Avrupa Parlamentosu’nda da faşist parti bloklarının bir değil iki blok hâlinde olduğunu anımsatalım. Ta ki Avrupa’nın önemli seçimi Almanya idi. Faşist Alternatif Parti kıl payı ikinci oldu. Sosyal Demokratlar ise artık ilk ikide görünmüyor. Bir sağ dalganın yükselişiyle koalisyonda Hristiyanların gölgesinde sosyal demokrat gerçeğiyle normalleşerek yaşama devam denildi.
İlginç bir seçim Kamerun’dan geldi. Sekizinci kez seçilen başkan tarihe geçti. Bu da salt sandıkla demokrasinin özdeş olmadığının bir göstergesiydi. Bölgemizde ise Irak’ta seçimler vardı. Pardon: bir de sistemin “meşrulaştırma amaçlı” Suriye örneği oluştu. Irak’ta işler karışık olmaya devam ediyor. İki dış işgal müdahaleli doğu komşumuz, adeta darmadağınıklığın sandık hikâyelerini yazıyordu. Amerikan planının Orta Doğu “özgür havzası” demokrasi örnekleriyle bataklık kaoslarını yazmaya devam ediyordu. Avustralya’daki sosyal demokrat olay ise bazı görünüm ve uygulama değişimleri dışında pek de ses getirmeyen seçimlerden biri oldu.
İngiltere’de ise özellikle Galler bölge seçiminde büyük parti adayları dışında birinin kazanması ilginçti. Tabii ki İngiltere’de de alışılmamış şekilde faşist parti hızla yükseliyor. Bunlar önümüzdeki seçimlerde klasik eksenin kırılması ve faşist kayışa geçme olasılığını artırmaktadır. Romanya’daki seçim sürecinde AB müdahalesiyle oluşan erteleme, sene başında başkanlık seçimini de yaptırdı. Ancak müdahale sonucu kendini sonunda yansıtıp AB tercihli kişi kazandı. Polonya ise iki sağ çizgili blok yönetimine geçti. Başkan muhafazakâr faşist lider oldu.
Kısaca, emperyalist çağda oluşan çok yönlü krizler sandıklara da yansıyor. Dün aşırı ve tehlikeli denilen faşist partiler artık hükümete geliyor, başkan olma normalliğine ulaşıyor. Oluşan seçkiler krizlerle örtüşüp devam ederken, kültürel gericileşme ile teknolojik gelişme çelişkili bir yerleşmenin de acı mesajlarını verdi. Savaşların normalleşmesi, göç dalgaları, militarist kaynakları kullanma önceliği, ırkçı eğilimler, siyasal tercihlerdeki cihatçılık da gericilikle örtüşüp yeni emperyalist siyasal kurumsallaşmayı bataklık kaosunda genişletiyor. Yılın seçilen seçim sandıkları ne yazık ki bunun aynası hâlindedir. Bakmayın bazen “sosyal demokrat” denmesine: Sosyal demokratların, en başta Almanya’daki gibi, savaş destekçisi ve militarist seçeneğe evet diyen noktaya geldiklerini hâlâ anlamadıysak, çok kanma aptallığına düşeriz.
Not: Kuzey Kıbrıs’ta da başkanlık seçimi oldu. Cumhurbaşkanlığı bu defa yine CTP sırasına düştü. Tufan Bey külliyeye girdi. Bu da bizim gerçeğimiz. Bakalım geleceği belirleme denklemine tüm sonuçlar nasıl düşecek.



